Leyla İpekçi: Aşk kitaptan değil, insandan öğrenilir

leylaipekci

Aşkın moderni muhafazakârı, eskisi yenisi olmuyor. Aşk: Kesintisiz zikir. Her dem canlı. Her kalpte kendi tefsirini yapıyor. Değil bin yıl öncesi, bin yıl sonrasına da gitseniz böyle. Hazreti İnsan’ın -ki yeryüzü halifesi- üst sınırı mı var? Sevdikçe genişliyor gönül. Fetih bu yüzden hiç tamamlanmıyor. Aşkı bir tanıma sığdıramamamız da bundan.

SÖYLEŞİ: YUSUF GENÇ

Bana kalırsa tartışılır ama hâkim algı şu: Aşk vardır. Şimdilik bu
dursun. Pek çok anlamı var kelimenin fakat akla ilk getirdiği şey iki
insan arasındaki ilişki. Sizce neden ilk çağrışımı böyle?
Aşkı konuşmak hele böyle bilirkişi konumuna konulmak çok riskli!
Ama sizin kelimelerinize eşlik etmeye çalışayım. Neden ilk çağrışımı
böyle acaba? Gerçi size böyle. Aşk deyince bela anlıyorum ben. Belî
dediğimizde belalara da evet demek. Cemalinden razı olmak kadar
celalinden de razı olmadan belî diyemeyiz ki. Aşkı ilişkiye getirirsek
sizin dediğiniz gibi. E aynı şey. Böyle olsa ne olur. Bu onun gerçeğini
hiç azaltmıyor. Zerreden küreye Allah’ın nuru her şeyi kuşatmış ise
başka ne delili bekliyoruz? Aşk her seviyede, her merhalede delil,
ispat. Eylem. Eee nerede sınanıyoruz? Tabii ki hayatta, tavırda, ilişkide.
Aşk vermek demek. Bende ‘benim’ sandığım hiçbir şey kalmayana
dek. Ya hiç ya hiç! Dedim ya, neye belî diyebiliriz ki başka?
Cemalinden razı olmak çok kolay. Ya celali? Belası? Celali ve cemali
bir’lemeden aşk kemale ulaşıyor mu, din tamam oluyor mu? Aşk ile
bir daha diyor ya imam. Şahadet lafta kalırsa felsefe oluyor.
İki kişi birbirini sevdiğinde âlemdeki her şey ile her şey arasında bir
bağ kuruluyor. Çünkü zaten tevhid gereği böyledir de, biz ancak sevdiğimiz
vakit bunu usul usul idrak ediyoruz. Varlığın özünde kavuşmak
olduğunu, her şeyin ‘bir’ vücud olduğunu, kesrette vahdeti kim
ispat edebilir? Ayrılığın da kavuşmaya dâhil olduğunu? Evden çıksan
da yine eve çıktığını?
İşte bunu vuslat eden biliyor. Vuslat, kendi hakikatinin nuruyla
buluşmaktır kuşkusuz. Ama zahirde sevdiğimizle olmak. Onda kendini,
kendinde onu bulmak. Orada birine iğne batınca burada benim
elim kanayacak. Biri diğerinden ayrı değil ki! İslam’da evlilik boşuna
önerilmemiş. En büyük tevhid egzersizi. Nefsini bilmeye giden yolda,
Adem’in nefsi Havva derken, acaba kaç kat mana verilmiştir bu bilmeye?
Şu kâinatta sevemediğim bir şey kalmayana dek sevebiliyorsam,
vesveseler vehimler sızacak yer bırakmaz. Her şeyle hemhal olurum.
İkiliklerin bir oluşu. ‘İki’ ile ‘Bir’in romanını yazdım nitekim. Bugünde
geçen bir mürid mürşid ilişkisi görünüşte. İki kişilik roman. Aşk
romanı. Adı: Dem Yüzü. Bir okur geldi ilk imzalardan birinde. Leyla
hanım dünyada ve bölgemizde bu kadar sorun varken, aşk romanı
yazmak sizi rahatsız etmiyor mu, diye sordu. Aşkı çiçek böcek, elma
şekeri, pamuk prenses kıvamında anlıyorsan hiç okuma dedim.
Çünkü baştan sona belaya dalacaksın! Çok satan aşkın müşterisi
var. “Canım sana feda ya Resulullah” demenin tarihte kaldığını
sanmıyoruz herhalde! Onun müşterisi yok. Taşlayanları var. Belalısı
var. Yutabilene aşk olsun.

Sanırım gerçekten bilebildiğimiz, temas edebildiğimiz en derin
tecrübe bu olduğu için aşk’ın tarifini kendimiz üzerinden anlamaya
çalışıyoruz. Şu mu acaba: Aşk vardır ama varmamız için değil, ulaşamayacak
olsak bile gitmemiz için… Sizce ne içindir aşk?

Vermek içindir. Sonunda bir can kalır vermeye. Bir bakarız ki, can da
bizim değilmiş. Yunus Emre, “Baktığım yüzde gördüm Taptuğumun
nurunu” der. Her baktığım dost yüzü olacak mı? Bütün kâinat sevdiğimin
yüzü olacak mı? Gerekirse elimde silah, cihad etmeye giderken
yine de sevdiğimin yüzünden başka bir yüz yok diyecek miyim?
“Semme vechullah” sırrının emanetçisi olacak mıyım? Söverken de,
döverken de içimden sevmeyi bilecek miyim? Asıl muhatabımın Hak
olduğunu hatırlayacak mıyım?
Daha ilk anda kuyruğumuza basılınca başlıyor hâlbuki inkarımız.
Sevilmediğimizi görünce mesela! Haset, kin, kibir. Bütün o savaşlar,
fitne tohumları, nefret şebekeleri sonra. Ta canlı bombaya kadar gidiyor
bela! Aşk işte: Sadece canlı sözler değil canlı bombalar da dâhil
şu kâinata. Allah’ın kuşatmadığı bir parmak boşluk mu var? Celaliyle
cemalini bir’lemeye, tevhid etmeye razı mıyız? Nerede ölçüsü? “Canım
feda sana ya Resulullah!” Şahadet şimdi. İkrar şimdi. Belî demeye
yoksa daha çok mu var?

Aslında direkt sormalıydım: Nedir aşk? Bütün anlamlarını kuşatacak
en geniş haliyle nasıl tanımlamalıyız sizce onu? Neye benzer?
Aşk insana benzer. Hz. Peygamber (sas) “Allah vardır ve O’ndan başka
bir şey yoktur” buyurunca “elan böyledir” diyen şahitlik eden bir
Ali gerek olmaya! Hepsi dâhil. Şahitlik şu anda. Hep canlı. Varlığın
Hak ile kaim olduğunu hem kendi nefislerinde, hem eşyada (enfüste
ve afakta) ispat edebilmiş oldukları için tevhid ehlinin aşk şehidi olduğundan,
yani şahadetinden bahsedilir. Aşk olmadan neye şahit olabiliriz
ki? Şahidi olmayan aşk mı olur! İnsandan başka şahit mi olur?

Aşk 15 Temmuz gecesi tankın karşısında kurşunlanırken bile yere
yatmadan canını siper edenlerin kalbine konulmuş gaza duygusu.
İlahi kudret. Bir katre de olsan, ummana karışınca artık damla halin
kalmaz değil mi! Aşk bu. Yokluğunun tatbikat ile idrakı, hem de
ispatı. Sevdiklerini, komşularını, çocuk ve torunlarını işgal
ve darbeyle zulüm dolu bir gelecekten kurtarmak için
nefretsiz, kinsiz, öfkesiz bir direnişi -ki biz buna
cihad diyoruz- benliksiz bir duyguyla gerçekleştirmektir.
Dövüşürken de sevmek dediğim şeyin ispatı işte.

15 Temmuz şehitlerine o sebeple ‘15 Temmuz sevgilileri’ diyorum. Bazen de gönüllüleri diyorum.

Son romanınız Dem Yüzü’nde de bu bağlam vardı…

Mecnun, Leyla ile o kadar hemhal olur ki, “Leyla benim” der. Onu
yutar, o olur. Sen ben / ben sen olur. 15 Temmuz sevgilileri için vatan
maşuk olmuştur. Uğruna can verecek sevgili olmuştur. Onlar da
“vatan biziz” demişlerdir. Dem Yüzü’nde bu sebeple aşkı anlatırken
15 Temmuz’da şehit düşen bir kahramanı da yazdım.

Âşık maşuku yutar, aşk olur! Yunus Taptuk’unu yutuyor, Niyazi Mısri
Sinan Ümmi’yi, Mevlana Şems’i, Eroğlu Nuri Vahip Ümmi’yi. Bunun
gibi her âşık maşukunu / mürid mürşidini… Yuta yuta dönüşüyor. Aşk
dönüşmektir. Döne döne ateşe atılıp kül olmak diyeceğim ama külde
de benlik var. Onu da yandıktan sonra Hallac misali Dicle’ye savurmak
gerek. Yunus’un “bir ben vardır benden içeri” dediği o benliksiz
makama gelince, atan el ile tutan elin bir olduğunu, bütün isimlerin
sıfatların fiillerin ardında muhatabının tek olduğunu bileceğiz. Zat
sırrını. Bunlar zihinsel kıvamda kalırsa, bizimki gibi romanı yazılıyor
en fazla.

Yaşanmadan, vücudunda tatbikatı olmadan, ispat edilmeden aşk yine
vardır da felsefe olarak kalıyor. Dilimizde kalıyor. Gönle inmiyor.
Bana ne yapıyorsun dediklerinde, ‘roman yaşıyorum’ diyordum Dem
Yüzü’nü yazarken. Kelimeler ispat gerektirir. Edebilelim inşallah.

Aşk deyince yokluğa / hiçliğe talip olanlar gerek. Âşık ile maşuk demek
bile ikilik. İçinde erir, Hakka karışır, yok olunur. Hadisin dediği
gibi, Onun gören gözü, konuşan dili, eli, ayağı vb. oluruz. Yazan yazılan
bir olur. Yazarken yazılırız.

Kadim anlatı Leyla ile Mecnun’dan çıkarabileceğimiz ilk sonuç. Aşk,
vesileyi de aradan kaldırmaktır. Mantıken sonuca götüren sebebin
de muhterem olduğunu kabul etmemiz gerekir. Burada bir sorun var
gibi. ‘Vesile’ köprü mü, yoksa köprüyü geçerken kanadına tutunduğumuz
kuş mu?

Vesile boynumuzu uzatacak bıçaktır, yani sizin sorunuzdaki kuş misali.
Siz ona mürşid-i hakiki deyin. Resulullah (as) “beni gören Onu
görmüş gibidir” buyurur ya. Her çağda, Resulullah veçhesinden onun
hakikatine bizi şahitlik ettirecek makamda olan kâmil mürşidler var.
Allah’ın Veli isminin tahakkuk etmediği bir boşluk çağı olabilir mi?
Bıçağını bileyleyen bir Hızır vardır illa boynumuzu uzatmaya. Gemimizi
deldirmeye. İsmail, İbrahim’in (as) sırrı. “Evlat babanın sırrı” ise
razı oldukça dönüşe dönüşe, hepimiz bıçağın önüne uzanan boynumuzla
aşk yolcularıyız.
Bu anlamda bu bize hem farz ibadet hem nafile. İnsan-ı hakiki
olmaya giden yolda, iki kanatlı olursak ki bu aşk ve irfan
kanadıdır, uçabileceğiz. Nefsini ruh kılma yolculuğunda, miracını
gerçekleştirmede n din tamam olsaydı, kâinata sığmayan
müminin gönlüne sığdı denir miydi? Yoklayalım kalbimizi. Bakalım
sığıyor mu celali, cemali ile her ismi oraya! Gönül eğitimi önce
bunu kabul etmekle ve Musa da olsan bir Hızır bulmakla, ona boyun
eğmekle başlıyor. Sonra o da kalmıyor yutulunca! Vesileye tam
yapışınca!
Ama dikkat. Aşk yolunun Hınzırı da çok. Dem Yüzü’nde 15 Temmuz’da
şehit düşen eşine rağmen aşka devam eden ana karakterin,
bu aşk yolculuğundaki durakları var. Hızır ile Hınzır arasındaki
fark görünüşte tek harf. Ama bize nelere mal
olduğunu biliyoruz. Mürid mürşid ilişkisi derken
sahtesiyle gerçeğini ayırt etme ölçüleri de dâhil
oldu tabii romana.

Aslında kastımız ‘ilahi aşk’ ama bu kasıt için bile kelimenin başına ‘ilahi’ kelimesini getiriyoruz.
Arada ‘Allah’ olmaksızın bir insanın bir başka insanı ‘aşk’ kelimesiyle karşıladığımız o
derin hürmetle sevmesi mümkün görünmüyor zaten…

O hem her şeyde ama hem her şeyden münezzeh. O halde “Nefsini bilen Rabbini
bilir”den yola çıkalım. Rabbimizi nefsimizle bilmekle yükümlüyüz. Nefsimiz
Kuran’da bahsedilen yedi merhaleden geçerken, ‘nefs-i emmare’den kamile’ye
ulaştığında: Artık nefsi ruh olmuş, kalp olmuş, akıl olmuş, sır
olmuş ve nur olmuştur. Bunlara aynı şeyin farklı versiyonları diyelim.
Bu eğitim Resulullah veçhesinden zuhur etmiş bir mürşid-i hakikinin
seyr ü süluk sonucu saliki irşad etmesi ve emaneti ehline vermesinden
ibaret. Kimiyle dört ay kimiyle kırk yıl sürebiliyor.
Daeş veya Fetö gibi menfaat şebekelerinin örgütlü irşad planı değil
İslam, aşk ve irfanın tecelli ettiği tevhid dini. Ve ferdiyyet sırrıyla
açılıyor gönüllerde. Aşkın ilahi olmayanı mı var böyle bakınca?
Hak’tan olmayan bir şey mi var hakikatte? Ama tabii nefsimizde bu
hakikat tahakkuk etmediği sürece dediğiniz gibi pek çok şey bize şer
olarak görünüyor, gayrı Hak olarak görünüyor. O sebeple nefsimizi
miraç ettirmeye, kalp secdesine varmaya niyet ediyoruz. Nefsimizin
geldiği kademe neyse, o surette algılıyoruz gerçeği. Kimi Ebu Cehil
gibi “ne kadar çirkinsin ya Resulullah” diyor. Kimi “ne güzelsin ya
Resulullah” diyen Ebu Bekir kıvamında görüyor Dem Yüzü’nü. Halk
içinde bir aynadır o. Herkes bakar kendini görür. Tam teslimiyet
içinde seven biri kemalini görüyor. Eksik seven, noksanı / kusurları
görüyor.

Aşk, başka bazı kavramları da ihtiva ediyor sanırım. Güven gibi, sadakat
gibi… Bu haliyle o bir terkip sanki?

Zihinde bunu çözmeye çalışınca hangi kelimeyi kazısanız aşk çıkar
aslında. Çünkü aşkı kitaptan ya da düşünerek, analiz ederek filan
öğrenemiyoruz. Aşk insandan öğrenilir. Yaşayarak. Âşık ve maşuk
Hakka karışınca geriye kalan yine aşk. Kendi. En güzel ismi. Ama
biz hadi sıfatlarından dem vurmaya devam edelim: Bizi insan kılmaya
götürecek yegâne binek. Hem nesne hem özne. Niyazi Mısri’nin
mürşidi Sinan Ümmi “Düldülümüz aşktır bizim” der. Vücudunda
tatbikatı olmayana, azalarını uyandırıp ümmet kılmayana gerçek er /
aşk eri diyemiyoruz. Belki bir tanım daha. Aşk: Gerçek.

İslam’ın özü olan bu tevhid gerçeği, bu topraklardaki canlı şahitliğini
aşk ve irfan ehlinin nefesiyle kesintisiz devam ettiriyor. Evet, güven,
sadakat, teslimiyet, mahrem, hürmet… Hani bizim Anadolu irfanı
dediğimiz maya. 15 Temmuz’da ansızın tecelli eden, mayamızdaki o
sırlı gerçek. O geceki asil direnişi anlayabilmemiz bu topraklardaki
kâmillerin nefesini elan çektiğimizi fark etmekle mümkün. Yoksa
korkarım hamasi ve siyasi söylemlerle içi boşaltılma riski taşıyor.
Aşkın başına gelen, illa aşk şahitlerinin / şehitlerinin başına da geliyor.
N’apalım bir hikmeti var, Allah’ın cümbüşü sonsuz.

Bilimin icadı, tekniğin göz kamaştırıcı gelişimi ve tüm insanlık tarihindeki
toplam veriden daha fazla veriyi sadece bir hafta içinde üreten
‘bilgi’ çağımız… Bizi çerçeveleyen şartlar böyle ama giderek bin
yıl önceki sesi duymaya çalışıyoruz: “ilim bir kıyl-u ka’l imiş – her ne
var âlemde aşk imiş.” Bu da insanın hikâyesi sanırım…

Eyvallah! Hatta menakıpnamesi diyelim. Aşkı tarihi bir boyutta ele
almak bu durumda Allah’ın cümbüşü. Aşkın moderni muhafazakârı,
eskisi yenisi olmuyor. Aşk: Kesintisiz zikir. Her dem canlı. Her kalpte
kendi tefsirini yapıyor. Değil bin yıl öncesi, bin yıl sonrasına da gitseniz böyle

Hazreti İnsan’ın -ki yeryüzü halifesi- üst sınırı mı var? Sevdikçe
genişliyor gönül. Fetih bu yüzden hiç tamamlanmıyor. Aşkı bir tanıma
sığdıramamamız da bundan. Bir gönül ehli şöyle der: “Hakkı
bulmaz kalp içinde Zat’ı insan olmayan.”

Müthiş doğrusu…

Gönle girmeli, tastamam gömülmeli ta ki Zat sırrına varalım.
Yaşayan Kur’an olalım. Hakkın bilinme mahalli kalp. Yoksa Kuran’ın mushafını hatmetmekle evliya olurduk. Kadavra medeniyetinde yalpalanıp duruyoruz. Bize lazım
olan “kendini bilenler” medeniyeti. Onun da ham maddesi aşk ve irfan.

Elde etmek için bir ömür peşinde koştuğumuz şeyi ele geçirmek de
yavaşlatmıyor tedirgin hızımızı. Mutsuzluğun etrafında dönüyoruz
sanki. Elde edince aradığımız şeyin aslında ‘o’ şey olmadığını görmek
de konumuza dâhil sanki…

Mutsuzluk kendini bilmemekten. Yani nefs-i emmare düzeyinde,
kadavra medeniyetinde yaşamaya devam etmekten. Almaya,
benliğini / nefsini şişirmeye odaklı olmaktan. Kendini bilmeye
gereken ise aşk. Hah işte bu dersek, sizin dediğiniz gibi, o anında
başka bir şeye dönüşmüştür zaten. Aynı olsa ikilik olurdu! Allah
tekrar etmiyor oysa.

Anadolu’nun mayasındaki ümmice konuşulan anadil bu. Türküleri,
tekerlemeleri, rubaileri, deyişleri, kıssaları, masalları, ibret hikâyelerini
ve menakıpları yitirdikçe vampir romanlarıyla, ‘üçüncü beşinci
yeni’ kurusıkı şiirlerle aşka şahitlik etmemiz zorlaşıyor. Ama bu
şartlarda da Hak erenler / mürşid-i kâmiller o kudsi nefesi üflenmeye
ve ölü kalpleri diriltmeye devam ediyor. Emin olun. Medyanın
işitmediği tenhalarda, belki de işittiği kalabalıklarda, her an her yerde…
Herkesten her şeyden kendini gösteren, işittiren muhatabımız
kimdir?