Anas Al-Tikriti: “Batı buhran içinde, bir kimlik krizi yaşıyor!”

ocak_2018_website_anas_altikriti

Kurtuba Vakfı’nın kurucusu ve yönetici Anas Al-Tikriki Evrensellik ve Görecelik Arasında İnsan Hakları paneli vesilesiyle geçtiğimiz günlerde İstanbul’daydı. Al-Tikriti ile Ortadoğu’daki gündemi, Müslüman halkların yaşananlar karşısında gösterdiği reaksiyonları, Arap Baharı’nı, Batı tekelindeki demokrasi ve özgür kavramlarını konuştuk.

“İşgal sadece bir toprak parçasına asker çıkararak, sokakları ele geçirerek yapılmaz. İşgal, fiziksel ve kültürel olarak yürütüldüğü zaman, insanların dillerini, ahlaklarını, kimliklerini ve tarihlerini ellerinden almış olursunuz.”

SÖYLEŞİ: ARDA AREL

Öncelikle şunu sormak istiyorum batı da sürekli İslam’la ilgili aşırılıktan bahsediliyor, radikal İslam onları çok tedirgin ediyor. Donald Trump’ın açıklamalarından da anladığımız üzere karşılarında ılımlı bir İslam görmek istiyorlar. Ama bir bakıma da Batılı ülkelerde İslamofobi’nin ve sağın yükselişi devam ediyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz; oldukça ironik değil mi?

Bu sorunun birçok yönü var. Temel konu, en önemli kısım şu; başkalarının İslam’ı tanımlamasına izin vermemeliyiz. Bana göre İslam, ebeveynlerim tarafından beni yetiştirdikleri süreçte bana öğretilen İslam… İslam, bir yaşam tarzıdır, ahlak, etik, prensipler ve insanlık gibi konuları temel alır, herkesin seçme özgürlüğüne saygı duymaktır. Dinde zorlama yoktur. Eğer dinde zorlama yoksa ki bu İslam’ın en önemli ilkelerindendir, demek ki başka hiçbir şeyde zorlama yoktur. Kimseyi olduğundan farklı gibi görünmeye zorlayamayız. Öte yandan İslam aynı zamanda hakka (adalete) çağrıdır.  Adaleti sağlamak için harekete geçmemiz de İslami açıdan oldukça önemlidir. İslam sadece maneviyatla ilgili değildir, evet manevi kısmı çok önemlidir ama fiiliyat kısmı da en az maneviyat kadar önemlidir. Dolayısıyla İslam harekete geçmemiz için de bir çağrıdır. Maalesef birçok sebepten dolayı, bu arada bahsedeceğim durum yalnızca İslam için değil diğer bütün düsturlar için tarih boyunca geçerli olmuştur, sadece şu andan bahsetmiyorum. Mevcut durumdan ve mevcut işleyişten memnun olmayan, sistemi değiştirmek için harekete geçmeye gerek yoktur, sadece oturup dua etmek tesbih çekmek yeterlidir, diyen azınlık gruplar var. Bunu yanında hayır ibadete gerek yok asıl silahlanıp savaşmamız gerek diyen gruplar da var. Bu bahsi geçen gruplar azınlıkta kaldığı sürece ortada bir mesele yok aslında, ama bu grupların görüşleri topluma yansıyıp normalleştiğinde sorun başlar. İslami aşırıcılığın ve terörizmin artmasına bakarsak, bu arada radikal kelimesinin bu bağlamda kullanılmasından pek hoşlanmıyorum sebebini birazdan anlatacağım. Türkçeyi bilmiyorum ama İngilizcede radikalin iyi bir anlamı var, bir örnekle açıklamam gerekirse, ben daha 18 yaşımdayken üniversiteye girdiğim ilk gün, bölüm dekanı bize yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “bu sizin yeni hayatınızın ilk günü ve hepiniz radikal olmalısınız.” Çünkü radikal olmak yeni fikirler bulmak sorunlara yeni çözümler getirmek demektir. Babam gibi ya da büyüklerim gibi olamam onlardan farklı olmam gerekir.

Bugün, “radikal” -gözlemlediğimiz kadarıyla- aşırıcı anlamında kullanılıyor ve Terörizm ile bağdaştırılıyor…

Maalesef, evet. Radikal bence iyi bir şeydir, ben karşımdakinin radikal olmasını isterim, karşımdakinin aktif olmasını, yeni düşünceler geliştirmesini isterim.  Maalesef, şimdilerde aşırıcılık ve terörizmle bağdaştırılır hale geldi ve daha olumsuz bir çağrışım yapıyor. Sonuç olarak sorunumuza dönersek, terörizm ve aşırıcılık demokratik olmayan kararlar, despot ve ezici otoriteler ve bunlara bağlı adaletsizlikler sonucunda ortaya çıkan şartlarla yüzünden yayıldılar. Bu şartlar altında yaşayan ve hüsrana uğrayan gençlerin toplum içinde yalnız kalmasına açtı bu insanlar iş bulamadılar, aile kuramadılar,

Daha önce bir yazınızda bahsettiğiniz gibi; “insanlar kendilerinin temsil edildiğini hissetmeliler…”

Evet, kesinlikle… Bu gibi sorunlarla karşılaştıkça daha da uçlara kaymaya başladılar ve kendilerini ifade etmek için yol aramaya başladılar. Maalesef sadece öldürmeyi çözüm olarak gören insanların ideolojileri bu gençlerin aklını çelmeye başladı. Çünkü işsiz, sesini duyuramayan, toplumdan dışlanmış delikanlı eline silah alıyor ve birdenbire önemli biri oluveriyor. Bu yüzden terörizmi, El-Kaide’yi, DAEŞ’ i, Boko Haram’ı, Eş-Şebab’ı içlerinde bulundukları durumları, üyelerin içinden geldiği şartları değerlendirmeden anlayamayız.

Sorunun ikinci kısmına gelirsek, batıdaki aşırı sağ görüş, Trump ve İslamofobi ile alakalı kısımdan bahsediyorum. Bana sorarsanız Batı şu anda bir buhran içerisinde, bir kimlik krizi yaşıyor, İngiliz olmak, Fransız olmak, Alman olmak ne anlama geliyor? Ne zaman ekonomi kötüleşse ya da toplum içerisine büyük bir korku yayılsa toplumlar daha milliyetçi olmaya başlar.

Batı’da sağın yükselişi, milliyetçi vurgular ve diğer yaşananlar bu buhrana bir kılıf o halde…

Evet, tabii çünkü onların da kendi içlerinde uç gruplar var. Ve bu uç grupların sesi olmaya başlıyor politikacılar. Maalesef Trump şu anda bu uç kesimin yani beyaz, orta yaşlı, işsiz insanların temsilcisi olduğunu düşünüyor. Her iki durumda da içinde yaşadığımız dünyayı tanımlıyorlar, dünyamız aşırıcıların dünyası artık, DAEŞ ve Trump birbirlerini yansıtıyorlar ve biri olmadan diğerinin olması imkânsız, Daeş olmasaydı Thrump’a ihtiyaç olmazdı.

Yakın bir noktadan devam edeceğim. Kurucusu olduğunuz Cordoba Foundation (Kurtuba Vakfı), BAE tarafından terörist gruplar listesine alındı ve hemen ardına HSBC kurumsal ve kişisel hesaplarınızı kapattı. Bu oldukça komik değil mi, batılı bir kurumsal akıl var: HSBC… Ve politik bir karar veriyor, bu tam olarak aşırıcılığın ta kendisi değil mi?

Kesinlikle, tam olarak katılıyorum.

Cordoba Foundation 13 yıldır, 2005 yılı ocak ayından beri faaliyet gösteren bir kuruluş. Yaptığımız iş tamamen temiz, bir İngiliz kuruluşuyuz, İngiliz hukukuna uygun faaliyet gösteriyoruz ve her şirkette olduğu gibi bizim hesaplarımız da hükümet ve diğer ilgili kurumlar tarafından kontrol edilip denetleniyor. Buradan bakıldığında ülkemin hiçbir kuralını çiğnemedim, bugüne kadar bir kere bile herhangi bir kurala karşı gelmedim bir tanesine bile. 13 yıl boyunca tarafımıza gönderilen tek bir uyarı mektubu dahi yok. Ama BAE bizi terör örgütü olarak adlandırınca durum oldukça gülünç bir hale büründü.

Arkasında yatan sebep oldukça basit, Cordoba Foundation, insanların seçme özgürlüğünü, demokrasiyi, özgürlüğü, siyasi görüşlerinden dolayı hapse mahkûm edilen insanları savunduğu için ve BAE de demokratik olmadığı için, BAE’de özgürlük olmadığı için, BAE’de siyasi görüşlerinden dolayı hapse mahkûm edilen insanlar olduğu için ve BAE’de insan hakları diye bir kavram bulunmadığı için biz onların düşmanı konumuna düştük. BAE’nin sorunu bir yandan da şu: BAE bize ulaşamaz, biz başka bir ülkede bulunuyoruz, Birleşik

Krallıktayız. Dolayısıyla bize zarar vermenin en kolay yolu bize terörist demekten geçiyor. Ancak bize farklı bir yoldan ulaşabilir. BAE, HSBC’nin en büyük hissedarlarından biri, sizin de söylediğiniz gibi Cordoba Foundation’un hesaplarını, benim eşimin biri 8, biri 13 yaşında olan oğullarımızın kişisel hesaplarını hiçbir açıklama yapmaksızın kapatarak bize ulaşmaya çalışıyor. Ben otuz yıldır HSBC’nin müşterisiydim. Karımla evlendiğimde, Foundation’u kurduğumda, çocuklarımız doğduğunda hep gidip HSBC’den hesap açtım orası benim ailemin bankasıydı. Ama bütün hesaplarımız bir günde kapandı, bu maliyetle veya ekonomiyle ilgili bir karar değildir bu siyasi bir karardır. Asla açıklığa kavuşturulmadı ve tabii ki Cordoba Foundation’un ve şahsımın BAE tarafından terörist olarak değerlendirilmesi sebebiyle bu olay başımıza geldi. Siz de daha önce belirttiniz ve haklıydınız, Birleşik Krallık gibi özgürlükleri, insan haklarını ve hukuku gözeten, suçu kanıtlanmamış insanların masum olduklarına kanaat getirilen bir ülkede bunun yaşanması… Bildiğiniz gibi Birleşik Krallık’ta -eminim Türkiye’de de durum böyledir- banka hesabınız olamadan maaş alamazsınız, vergilerinizi ödeyemezsiniz, elektrik faturanızı, gaz faturanızı, su faturanızı ödeyemezsiniz çünkü bunların hepsini internet üzerinden yaparsınız. Ama beni masa altından iş çevirmek zorunda bırakmaya çalışıyorlar beni suçlu konumuna düşürmeye çalışıyorlar. İroni burada yatıyor işte.

Bağdat’ta doğdunuz. Geçen ay sosyal medya da bir haber okuduk, Iraklı bir tarihi eser uzmanının Berlin Müzesi’nde “Irak seni Çaldılar” diyerek gözyaşlarına boğulmasının haberi… Haberin gerçekliği üzerine konuşabiliriz… Gerçek yahut değil. Ancak gerçeklik ihtimali bile kalbimizi kırdı. Irak meselesini bugüne kadar petrol, toprak ve diğer maddi meseleler üzerinden değerlendirdik. Ancak fark etmediğimiz çok üzücü şeyler varmış… Kültür yağmacılığı gibi…

İşgalin nasıl işlediğini anlamak çok önemli 2003 yılında yaşananlar büyük bir insanlık suçuydu. Bu arada Saddam Hüseyin’e karşıyım, babam Saddam rejiminin destekçilerinden değildi, Irak’tan ben 2 yaşındayken kaçtık. Ama yaşananlar ülkeye, ülkenin insanlarına ve ülkenin geleceğine karşı işlenen bir suçtu. Hepimiz gördük neler olduğunu. İşgal sadece bir toprak parçasına asker çıkararak, sokakları ele geçirerek yapılmaz. İşgal, fiziksel ve kültürel olarak yürütüldüğü zaman, insanların dillerini, ahlaklarını, kimliklerini ve tarihlerini ellerinden almış olursunuz. Bunu gerçekleştirmenin bir parçası olarak onlara tarihlerini hatırlatan ne varsa ellerinden alırsınız. İşgal böyle yapılır. Kasten veya değil Irak’ta taş taş üzerinde bırakılmadı, Irak yağmalandı, her şey çalındı hiçbir şey bırakılmadı orada. Petrol, toprak bunlardan bahsettiniz tabii ki bunlar da çok büyük önem taşıyor ancak her şeyden önce insanlar gelir. Her ülke için geçerlidir bu, bir ülkenin en önemli varlığı insanlarıdır. İnsanları ele geçirdiğinizde ülkeyi ele geçirmek çok kolaydır. İsrail’in sorunu da bu. İsrail insanları ele geçiremediği için onları kovmak zorunda. Filistinliler eğer İsrail’in onları yönetmesini kabul etseler İsrail’in işi çok kolaylaşır ama Filistinliler onların mandasını kabul etmediği için, İsrail’in onların üzerinde kontrolünün olmaması yüzünden bu kadar çok sorun yaşanıyor.

Geçmişte ‘Arap Baharı’na destek verdiniz. Bugün geriye dönüp baktığımız zaman ‘Arap Baharı’nı yaşayan ülkelerde iç karışıklıklar, mezhep ayrılıkları, siyasi çatışmalar ve karşı devrimler olduğunu görüyoruz. Ancak Monarşiyle yönetilen devletleri ‘Arap Baharı’nın rüzgârı sallamadı bile. Üstelik Müslüman Kardeşler gibi demokratik yollarla kazanan gruplar nihayetinde kaybetti. Bugün “Arap Baharı iyiydi” diyebilir misiniz?

Öncelikle Arap baharı planlı değildi, organize değildi, spontaneydi, Mohamed el Boazizi’nin Tunus’ta kendisini yakacağını bilmiyorduk, onun kendisini yakması sonucu Tunus’un rejime baş kaldıracağını ve Zeynel Abidin bin Ali’nin bunun sonucunda düşeceğini bilmiyorduk. Kimse bilmiyordu; iyi ya da kötü olduğunu söylemek bana ya da bir başkasına düşmez çünkü planlı değildi. Devrimlerin doğası da budur. Devrimler kaotiktir. Organize değildir, devrimin başı belli değildir, belirli bir karargâhı yoktur plana göre ilerlemezler.

Son olarak 23 ülkeden ve milyonlarca insandan oluşan Arap dünyasını anlamak gerek. Son yüz yılda bu dünya ölü gibiydi. Ancak insanlar yüzünden değil insanları kontrol altında tutan hükümetler yüzünden, çok fazla yozlaşma, şiddet ve batılılaşma içeren eylemler içerisindeydi bu hükümetler. Madem yenildik Amerika’da İngiltere’de ne varsa alalım ne fark eder diyerek hareket ettiler. Aniden insanlar sesleri olduğunu bir şey yapabileceklerini fark ettiler. Bana iyi miydi ya da kötü müydü diye sorarsanız bence her şeyden çok gerekliydi.  Çünkü bunlar yaşanmasaydı, artık bu insanlar ölmüş ve belki de canlanmaları için bir yüz yıl daha beklememiz gerekli diye düşünürdüm. Yani yaşananlar kesinlikle gereklilikten doğdu.

Bir başka mesele de şu, dünyanın neresinde olursa olsun, bastırılmış insanların demokrasi için, özgürlük için, insan hakları için yaptığı çağrı, bana sorarsanız asil bir çağrıdır. İnsani bir çağrıdır, hatta buna İslami bir çağrı da diyebiliriz, çünkü bahsi geçen insanlar Müslüman olmasa bile, bir Müslüman olarak ben bunları savunuyorum.

Arap baharını sonuçları iyi ya da kötü müydü diye sorduğunuzda bu farklı bir konuya girer. Ancak Arap baharı hâlâ devam ediyor. Bence daha sadece üçüncü ya da beşinci bölüme kadar gördük gördük, tıpkı Türk dizilerindeki gibi daha 150 bölüm var. Örneğin dünyayı değiştiren Fransız devrimi yetmiş altı yıl sürdü, sürekli dalgalanmalar yaşandı. Bir devrimciler kazandık diyorlardı, bir krallık zafer ilan ediyordu, bu sırada bir sürü insan hayatını kaybetti, birçoğu hapsedildi, giyotinle insanların başı vuruldu, ama yetmiş altı yılın sonunda krallık ve kilise kaybetti. Bu olay Avrupa’yı ve Batı’yı tamamen değiştirdi.

Sabırlı olmamız gerek fakat asla ama asla prensiplerimizden ayrılmamalıyız. Bu arada eğer Arap Baharı’ndan konuşacaksak bazı yorumlarım bazı gözlemlerim var bu konuda. Yani Tunus’ta rejimin iki haftada çöktüğünü gördük. Mısır’da Mübarek 20 günde düştü ama sonrasında ne oldu Batı ve oradaki Krallıklar neler olduğunu anladı, gözlerini açtılar.

 Batı, Arap dünyasını elinden kaçıracağını mı fark etti?

Evet, kaybedeceklerini ve yüz yıllardır yaratmak için uğraştıkları müttefiklerini kaybedeceklerini anladılar. Batı Kaddafi’ye çok yatırım yaptı, Esad’a çok yatırım yaptı. Dolayısıyla onların kaybettiğini görmek Batı için, yatırımlarınızın boşa olduğunu görmek gibi.

En baştan başlamak zorunda kalacaklardı…

Kesinlikle, yani bana sorarsanız Arap Baharı’nın düşüşe geçmesi devrimin silahlı bir boyuta geçmesiyle oldu. Silahlı bir hale geldi, askeri bir boyut kazandı. Barışçıl olduğunuz zaman hiçbir rejim önünüzde duramaz ama silahlanmaya başladığınızda sizi yenebilecek duruma gelirler. Çünkü Amerika’nın daha çok silahı var, Esad’ın daha çok silahı var. Dünyanın en büyük orduları bile binlerce yüz binlerce masum ve silahsız insanın karşısında duramaz. Beş kişiyi, on kişiyi, yüz kişiyi, bin kişiyi öldürebilirler ama hepimizi öldüremezler. Geçen yıl, Türkiye’deki darbe girişiminde de bunlar yaşandı tanklarla silahlarla insanları durdurmaya öldürmeye çalıştılar. Ama olmadı yapamadılar, herkesi öldüremezler. Tanklar ve silahlar bir devrimi ancak silahladığında durdurabilir.  O zaman eşit bir savaşa dönüşür, silaha karşı silah. Bu durumda da daha çok silahı olan taraf ona silahla saldıran tarafı öldürme hakkına sahip olur ve diğer tarafı yener. Libya’da, ardından Suriye’de ve Yemen’de yaşanan sorun bu. Aslında Batı kasten devrimcilere silah verdi, durumu eşitleyebilmek için. Sonuçta bize silahla saldırdılar diyip öldürmeyi meşru hale getirdiler, artık istedikleri kadar savaşabilirler.

Batı ile Doğu arasındaki ideolojik fark sizce nerden geliyor? “Batı akıl, Doğu kalptir” düşüncesi sizce doğru mu yoksa Doğu’da yaşayan insanları mantıklı davranamayacaklarına inandırmak için uydurulmuş bir fikir mi?

Bence bu oryantalist bir ideolojidir. Batı’dan gelen insanlar Doğu’yu kalp olarak, ruhani olarak, Batı’yı da bilimsel ve hesaplamacı olarak tanımladılar. Ama bildiğimiz gibi binlerce yıl bilim Doğu’dan geldi.

Ben Batı’ya veya Doğu’ya bir bütün olarak bakmanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. Dünyamız çıkar savaşlarının yaşandığı bir yer. Eğer Batı’yı kâfir, şeytan ve bu gibi sıfatlarla tanımlamak benim çıkarıma hizmet ediyorsa bunu yaparım; eğer Doğu’yu mistik, ruhani, mantıksız ve deli gibi göstermek onları yenmemi sağlıyorsa bunu da yaparım. Bu dünya çıkar dünyası. Yani Trump’ı mantıklı, akılcı biri olarak tanımlayamazsınız.

Bence bu Doğu-Batı savaşı, ya da “bir taraf kalptir diğer taraf beyindir” savaşı değil. Bana sorarsanız bu çıkar savaşı. Allah’a şükür birçok kaynağa sahibiz ve Batı için değerliyiz. Batı’nın Uzak Doğu’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ulaşmak için bizim topraklarımızdan geçmesi gerekiyor, Türkiye, İran, Arap Yarımadası, Afganistan, Pakistan buralardan geçmek zorundalar. Eğer bu toprakları kontrol altına almazlarsa onları ülkelerimizden geçmeleri için para ödemek zorunda bırakırız. Bu toprakları kontrol ederek önlerindeki bütün engelleri kaldırıyor ve bizi para ödemek durumunda bırakıyorlar.

Son olarak insan haklarının Batı’nın tekelinde olduğunu görüyoruz ve Müslümanlar bunun ceremesini çekiyor.  Şuna işaret etmek istiyorum bir Filistinlinin ölümüyle bir İsraillinin ölümü aynı anlama gelmiyor. Suriye’de bir bomba patladığında hiçbir yerde sesi duyulmuyor ama Batı’da, herhangi bir ülkede, gerçekleşmemiş bir terör eyleminde bile bütün dünya ayağa kalkıyor. Burada geldiğimiz noktayı sormak niyetinde değilim, her şey açık. Sormak istediğim bu noktada Müslümanlar olarak dengeyi nasıl sağlayacağız, ne yapmalıyız?

Güçlü olan tarafın her kavramı ve her aracı kendi çıkarı için kullanacağını anlamamız çok önemli.  Eğer onların çıkarına hizmet etmeseydi kullanmazlardı. Örneğin bu kavramlardan biri demokrasi, Batı demokratik bir yer ama Mısır’da demokrasi ayaklar altına alındığında bunda bir sorun yok, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan Batı’nın müttefikleri oldukları halde demokratik değiller bu da onlar için bir sorun teşkil etmiyor çünkü işin içinde çok para var. Aynı durum insan hakları için de geçerli.

Demokrasi, insan hakları bir illüzyon…

Evet, bir araç olarak kullanılıyor. İstediklerinde, işlerine geldiğinde insan haklarını kullanıyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır, Batı’nın en büyük müttefikleri arasında… Bu ülkeler demokratik mi? Demokratik olmamaları onlar için sorun mu? Yo, hayır. Ama ne zaman Batı’nın bir ülkeyle arasında bir sorun çıksa, örneğin Türkiye’yle, demokrasinin gerekliliği konuşulmaya başlanıyor. Ne kadar demokratik olduğunuz önemli değil illa fazlasını getirmek zorunda olduklarını iddia ediyorlar. Demokrasiye karşı yapılan bir darbenin bastırıldığı ülke için bile demokrasi yeterli değil denmeye başlanıyor.

Sorduğunuz soru çok büyük önem taşıyor. Dinimizi anlamaya başlamamız gerekiyor. İslam temelde insanların birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğini anlatan bir din. Temel olarak insan haklarıyla alakalı, salih amelle alakalı, İslam kimlere iyi niyet göstermemiz gerektiğini bize gösteriyor. Sadece “Allah-u Ekber” deyip dua etmek veya namazla alakalı değil. İslam, komşularıma, etrafımdakilere nasıl davranmam nasıl adil olmam gerektiğiyle de alakalı aynı zamanda. Ömer ibn Hattab (RA) “Bağdat’ta güdülen koyunlardan biri Fırat nehrine düşerse, Mahşer gününde Allah’ın bana onu sormasından korkuyorum” demiştir. Özgürlük, adalet ve insan hakları, tabii ki bir koyun için bile böyle bir hassasiyet gösterilen bir dinin önemli parçalarından. İnsan hakları konusunda iyi bir fikri anlamak için Birleşik Milletler’in ortaya koyduğu Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi’ni öğrenmemize gerek yok, çünkü zaten biz bu bilince İslam sayesinde sahibiz. Bana sorarsanız İnsan haklarını daha iyi uygulayabilmemiz geleneğimiz haline getirmek için yapmamız gereken ilk şey dinimizi daha iyi anlamaktır.

Evimize, kalbimize, şarkımıza dönmeliyiz…

Kesinlikle.