Kemal Sayar: “Aşk, İnsanın Hamuruna Dünyaya Karşı Bir Savunma Mekanizması Olarak Karılmıştır”

Halk arasında hep Mecnun’un aşkı dildedir, Fuzuli’nin şu beytine rağmen Leyla’ya bir ilgimiz yok. “Mecnûndan idi cünûnu efzûn/ Leylî diyene der idi Mecnûn” Leyla’nın çılgınlığı Mecnun’dan fazla idi, Leyla diye seslenene “Ben Mecnun’um.” derdi. Anlaşılan o ki Leyla da mecnundu. “Olmam olur olmaz ile demsâz/ Başım kesilirse söylemem râz.” Leyla, Mecnun’un naifliğinden farklı olarak ser verse de sır vermeyecek dirayete sahip bir karakter.

SÖYLEŞİ: SİBEL KILIÇ

Bu sayımızda yer alan “Leyla ile Mecnun” doyası bağlamında Prof. Dr. Kemal Sayar’la aşkı, deliği ve aşkla var oluşu konuştuk.

İnsanlığın en kadim meselelerinden biri aşk. Peki, bu kadar kadim bu duygunun, bu kavramın bir tanımını yapabiliyor muyuz Hocam? Bir hastalık mıdır, bir noksanlık mıdır ya da tamamlanmaya duyulan iştiyak mıdır?

“Aşk”ın bir değil, birçok tarifi yapılabilir. Fizyoloji kendi tarifini hormon aktivitesi üzerinden verirken, antropoloji sağ kalım stratejisi üzerinden tarif edecektir, farklı devirlerin kültür ve edebiyatları bile farklı tanımlar getirebilir. Kelimenin durağan varlığı, bizi aynı manadan bahsettiğimiz yanılgısına sürüklüyor ekseri. Benim şahsi tercihim daima mistiklerin bütüncül nazariyesinden yana olmuştur. Bağlı olduğumuz köklü gelenek, -mollaların ve ulemanın abus çehresine karşın- aşkın varlığını ve zorunluluğunu temellendirirken, kâinatın aşk ile yaratıldığı, seyyarelerin ve yıldızların aşk ile döndüğü, insanın da küçük bir kainat olması, tekmil tecelligâh olması hasebiyle, aşksız olamayacağını serdede gelmiş. Yunus, “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer/ Aşkı olmayan kişi misali taşa benzer/ Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter/ Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer” dizeleriyle başladığı şiirini “Ere aşk gerek evvel” diyerek bitiriyor. Yine bir modern dönem dervişimiz, Fethi Gemuhluoğlu, aşksız insanların, şevksiz insanların pazar insanı olmasından endişeleniyordu. Meşşai geleneğimiz aşkı bir tür hastalık sayıyordu elbette, İbn-i Sina’nın tedavi tavsiyeleri de meşhurdur bu kapsamda. Aşkın, kelime manasındaki (sarmaşık) çağrışımları ve semptomları göz önüne alındığında bir anomali, bir hastalık olarak nitelendirilmesi kaçınılmaz; eğer insanı insan kılan tek şey akıl olsaydı. Ben aşkın, dünya ve akl-ı meaş (araçsal akıl) ile zehirlenmeye karşı bir savunma mekanizması olarak insanın hamuruna karıldığını düşünüyorum. Noksanlığın, ihtiyacın göstereni olarak bir tür sigorta devresi. Bu kırılgan özelliğimiz tür olarak empatide yetkinleşebilmemizin de bir sonucu. Romantik aşk, Erich Fromm’un da belirttiği gibi insandaki sevme potansiyelinden hiç bağımsız bir şey değil. Sadece sevebilen insanlar âşık olabilir. Yoksa aşk, kendiliğin ideal nesnesine tapınmaya dönüşmüş bir öz narsisizmdir. Gerçek manada hastalık, aşkın bu türü.

İnsani aşkın şu tarifini çok seviyorum “Birbirinin gözlerinin içine kendinden geçmişçesine bakmak yerine, aynı omuz hizasında durarak ufka birlikte bakmak”  Bu Saint Exupery’nin bir sözü. Neden ufka birlikte bakmak? Çünkü birbirimizin gözünün içine bakarak birbirimizi yücelttiğimiz anlar sayılı. Aşkın ömrü var. Karşımızdaki insanı yüceltiyoruz, çünkü kendi nefsimizi de biraz yüceltmek istiyoruz.  Biz ne kadar sevilebilir olduğumuzu, bu dünya içinde yalnız ve terk edilmiş olmadığımızı, sahip olduğumuz hususiyetlerle sevilebilir bir varlık olduğumuzu kendi kendimize bir şekilde göstermiş oluyoruz. Aynı güzelliği gördüğü zaman heyecanlanmak, iki tarafın da mesela kuvvetli bir adalet duygusuna sahip olması, hayatla ilgili paylaşacak müşterekleri olması, dünyayı daha güzel bir yer olarak bırakmak istemeleri, birbirlerine duydukları yoğun sevginin dışarıdaki insanlara da güzellik olarak yansıması. Aşkın bencil bir tarifini yaptığımız zaman, oradan insanlığa bir hayır gelmez. Aşkı, iki insanın birbirini yücelttiği tekil, sadece iki kişinin arasında geçen bir şey olarak tarif ettiğimiz zaman, bana göre o aşktan hayır sadır olmaz. O aşkın güzelliğinden, o iki kişinin birbirine duyduğu sevgiden başka insanlara da pay düşmeli. Varlığa da pay düşmeli. Gençliğimde okuduğum kitaplardan birinde, sanırım Gariplerin Kitabı’nda “Tasavvuf nedir?” diye soruyor efendisine yeni salik. “Kâinattaki her şeye, börtü böceğe bile şefkatle davranmaktır, sevgiyle davranmaktır.” diye cevap veriyor mürşidi. Yani aşk gerçek anlamını, bizi sevgiyle doldurup, oradan başka oluş biçimlerine de -ağaca da, bitkiye de, yanımdaki insana da- taşırdığı zaman, benden ona bir akım geçtiği zaman, benim âşık olmamdan ona da bir güzellik bulaştığı zaman anlamını buluyor bence. Yoksa bir insan bir insanı sevebilir, yüceltebilir, bu tek başına çok anlam ifade etmiyor

İNSANIN SEVMEDEN AŞKINLAŞMA İMKÂNI YOK

Her açıdan kemale ermiş bir insan âşık olabilir mi?

Bu soru, aşkın insandaki tamamlanma, bütünlenme iştiyakından kaynaklandığı inancından hareketle sorulabilir. İnsan-ı kâmil, eğer fena fillaha ermiş, Allah’ta benliğini yitirmişse, bir başka insana karşı aşk beslemesi mümkün müdür? Aynı soru, mesela hayatlarından, kendilerinden çok memnun, mutlu insanların da âşık olma ihtiyacı hissedip hissetmeyeceği ayrımı ile sorulabilirdi. Bu ayrım mühim çünkü. Öncelikle kemale ermiş insana dair tedainin bir kusur içerdiğini düşünüyorum. Böyle bir insan, kendi benliğini Allah ile dolduran insan değildir; onu Allah’ın varlığı karşısında un ufak etmiş, yele vermiş insandır. Ancak bu hâl de sürekli değil, insan olarak böyle bir mertebeye ulaşmış olmak bazıları için mümkün olsa bile orada tutunmak mahlûkatın harcı değil. İnsan olarak yaşamak zorundayız. İşte burada meselenin önemi ortaya çıkıyor. Bunu en genel manası ile söylüyorum, insanın, sevmeden aşkınlaşma imkânı yok. Sevmek bizim kendimizden taşmaya, genişlemeye dair tek pratiğimiz. Evvelemirde, yolu aşka düşmemiş, o menzilde harap olmamış bir insan, kemale de eremez; geçici bir hâl bile olsa bu vecd hâli, onu öncelikle insandan bilir. Bu yüzden, kendini bütünlüklü ve kendiyle dopdolu olarak hisseden mutlu insanlar, talihsizlerdir. Jacques Lacan’ın aşk tarifi, insandaki bu tasarlanmış boşluğu en iyi formüle eden ifadelerden biri bence “Kendimizde bir şeyin kayıp olduğunu, eksik bir varlık olduğumuzu, tüm varlığımızla bir şeyi istediğimizi beyan ederiz. Böyle olduğu hâlde partnerimize varlık ve tamlık hissi vermeyi başarırız. Aslında ona sahip olmadığımız şeyi hediye ederiz. Daha doğrusu, bizde eksik olan şeyi bir başka şeye çevirir, o kişinin buna iyi bakmasını isteriz… ‘Seni seviyorum’ demek ‘Ben eksiğim ve sen benim eksiğime sesleniyorsun’ demektir.” Aşk, imge kırıntılarıyla bize jouissanceı aşina kılar. Âşık olmakla bütünlenmeyiz, ama bütün olmayı ima eden bir istikamet kazanırız.

GÜNÜMÜZDE SEVİLEN MAŞUK DEĞİL, ONUN TEMSİL ETTİĞİ İMGEDİR

Aşkın klasik metin ve anlatılardaki (örneğin Leyla ile Mecnun’daki) inşa süreciyle,  modern dünyadaki inşa sürecinin farkı bizlere neler söylüyor? Yani Mecnun’nun Leyla’ya âşık olduğu andan ne kadar uzaktayız?

Leyla ve Mecnun söylenceleri, Arap, Fars ve Türk toplumlarının, şarklıların en azından belirli bir dönem aralığında kök salmış aşk anlayışının arkeolojisini bize sunuyor bence. Halen de kolektif bilinçaltımızda ve simgesel düzlemde güçlü bir etkisi var bu anlayışın. Zarifoğlu bir şiirinde “Yanıldım avrupalanmakla çün bizde/Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle” diyordu. Fuzuli’nin “Leyla ve Mecnun” şiirinden hareketle bir sosyo-analiz yapacak olursak, kapalı bir toplum yapısında kadının ancak ideal yani platonik bir aşkın muhatabı olabildiğini görüyoruz. Diğer söylencelerin aksine, Leyla, Mecnun’un kuzeni değil, çocukluk arkadaşıdır Fuzuli’nin şiirinde. “Mecnun ile bir mektebi-i aşk içre okuduk/ Ben Mushafı hatmettim, o Leyli’de kaldı.” beytindeki, Leyla’ya and vermek çağrışımı (ve’l-Leyl) ne kadar sarsıcı. Henüz çocukluk masumiyetinde ve genişliğinde bir aşk, daha en başından Fuzuli’nin, Mecnun’u şair tabiatlı, mesleki tabirle nevrotik bir karakter olarak inşa ettiğini gösteriyor bize. Çok daha sonraları, Alman romantizminde görüyoruz bu türden ideal bir aşk anlayışını. Hölderlin ve (aynı etkiyle) Kierkegaard’ı hatırlayın. Bu, en üstün, en iyi, en güzeli, sonsuzu; sınırlı ve sonluda, güzeli anıştıran bir kadın güzelliğinde -ama kelimelerden ve imgelerden dokunmuş, kusursuzluktan taviz vermeyecek bir kadında- ifadeye bürüyen bir aşk. Mecnun, ikiliği ve gayrılığı asla tasavvur etmemiştir, iyileşmesi için götürüldüğü Kâbe’de bile derdinin artması için yana yakıla dua eder Allah’a. Gerçekleşmekle, kavuşmakla ifsat olmayacak bir aşkla başı hoştur. Ve aslında, maşukla pek de alakası olmayan bir aşk bu. Freud, Haz İlkesinin Ötesinde çalışmasında, bu benlik idealine geçişteki, daima öteye fırlatılanın eksikliği için “Bir şey temsil edilmek üzere kaybedilmelidir.”demişti.Mecnun’un Leyla onu çölde bulduğunda onu reddederkenki sözlerini hatırlayalım, “Ger ben ben isem nesin sen ey yâr/V’er sen sen isen  neyim men-i zar” Leyla aslında tamamı ile mevzu dışıdır; “Hayâl ile tesellidir gönül meyl-i visâl etmez/ Gönülden taşra bir yâr olduğun âşık hayâl etmez” Belki Fuzuli’nin gazelinde “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var/ Âşık-i sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var” demesi de bundan sebeptir.

Günümüz aşklarına gelirsek, “O kadar kavuşamayacak ne vardı?” diyoruz değil mi? Modern dünyada birey, kesrette savruluşuyla mahcur. Kadın da, erkek de bireyliği tanınıp teslim edilerek, o olduğu için sevilmek istiyor. Aslında hak edilmiş sevgi açısından çok da yerinde bir talep. Ama şöyle bir engel var; aslında kimsenin kimseden pek de farkı yok. Sahih insanın olmadığı yerde birini o olduğu için sevebilir miyiz? Heidegger “İnsanın varoluş yükünün hafifletilmesinde sürekli olarak insanın yardımına koşan herkes alanı, bununla sürekli olarak kendi egemenliğini sağlamlaştırır. Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir.” demişti. Farklı olmak her zamankinden daha moda, ama aşırılığında ve modifiye edilmişliğinde herkes birbiriyle aynı. Kendisi ile eşdeğer olmak, sosyal medyanın imaj devrinde hiç de trendy değil. İronik biçimde, günümüzde de yine sevilen maşuk değil, onun temsil ettiği imge. Ancak, dürtüselliğin hüküm ferma olduğu bir çağda, aşklar kavuşmanın vaatlerine direnmediğinden, Mecnun’un veya romantik aşkın koruyucu tılsımından da mahrum. Kaçınılmaz şekilde, toslanan ilk gerçeklikte aşklar tuzla buz oluyor.

Aşk bütün insanlığın en çok dinlediği, en çok meylettiği hikâye…  Peki, aşkı olmayanın da bir hikâyesi var mıdır?

Elbette. Aşktan ziyade ıstıraplar bir hayata hikâyesini verir. Hicran yarası, dertlerden bir derttir, en tatlı ve en hülyalı olanıdır, ancak yine de insanın hikâyesi aşktan ibaret değil. Tabii en sevdiğimiz hikâyeler, hep içlerinde biraz yanık tadı olanlardır. Adorno “Bir düşün içinden geçerken uyanan kişi, hevesinin kursağında kaldığını, dünyanın en iyi şeyinin kendisine gösterilip de verilmediğini hisseder. En kötü düşlerde bile vardır bu duygu. Ama tatlı ve doyurucu düşler de çok seyrek görülür, Schubert’in dediği gibi sevinçli bir müzik kadar seyrek. En güzel düş bile gerçeklikten farklılığını ve bağışladığı şeyin sadece bir yanılsama olduğu bilincini bir leke gibi taşır üzerinde. En tatlı düşlerde hep bir yanık tadı olmasının nedeni de budur.” diyordu.

Leyla ile Mecnun bağlamında soracak olursam, aşk Mecnun için nedir, “bir var oluş biçimidir” diyebilir miyiz?

Aşk Mecnun için kendini bilme biçimiydi zannımca. Kendini tanımlama biçimi. Aşkını kaybetmeye dayanamayacağı için Leyla’yı bir evrede odaktan sürüp çıkardı. “Cânum gideli besi zamandur/     Cismümdeki şimdi özge candur” diyor. Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filminde “Sana değil resmine aşığım.” diyen Halil’i hatırlayalım. Tüm bilinenin, kendiliğe dair tüm o vehm-ü gümanın bir yanılsama olduğuna dair endişenin fitilinin, aşkın bağışladığı şeyin bir yanılsama olduğu endişesi ile ateşlenebileceğini var sayabiliriz.

“LEYLA VE MECNUN” HİKÂYESİ, HASSAS BİR KALBİN MEŞRU MÜDAFASIDIR

Peki, Kays’ı “Mecnun” yapan şey tam olarak neydi sizce, Leyla’ya kavuşamamak mı, yoksa tecrübe ettiği o anlatılamaz ve bir başkasına aktarılamaz âşıklık hâlleri miydi?

Mecnun’un, hikayesinin bir yerine kadar henüz Kays olduğu bir dönem var. Leyla’ya kavuşmayı arzu ettiği bir dönem. Ancak, o kadar çok reddediliyor ve engelleniyor ki bir noktada, aşkının ulaşılamazlığını içselleştirmediği takdirde bu raddede kırılmaya tahammül edemeyeceği bir eşiğe varmış olduğunu düşünmek gerek. Bir hikâye vardır; adam günler ve aylar boyunca sevdiği kadının penceresinin altında yağmur demeden soğuk demeden bekler, sonunda kadın adamın kendisi için yaptığı fedakârlıktan etkilenir, merhamete gelir ve onu kabul etmek için merdivenlerden indiğinde adam arkasını döner ve gider. “Ol gün ki gözümde var idi nûr/Gözden yüzünü kaçurdun ey hûr/Hâlâ ki nezâren oldı müşkil/  Durmak ne içün bana mükâbil” diye sitem eder bir yerde Leyla’ya Mecnun. “Ey huri! Gözümde nur bulunduğu zaman yüzünü gözümden kaçırdın. Şimdi, seni görmek güçleşince niçin karşımda duruyorsun?” Bu kadar mistifiye edilmekte yerden göğe haklı bir şiir olmasa, Leyla ve Mecnun hikâyesine hassas bir kalbin meşru müdafası diyebilirdik.

Aşkın bağımlılıkla nasıl bir ilişkisi var? Özellikle modern dünyada bağımlılıkla aşkı karıştırdığımız oluyor mu?

Aşkın, bağlanmakla ilgisi olduğunu biliyoruz. Âşık olduğumuz insanla yürüttüğümüz ilişki biçimi, ilk çocukluğumuzdaki bağlanma biçimimizi taklit ediyor çoğunca. Anne babalarımıza bağlanma biçimlerimiz de nasıl âşık olduğumuzu çok tayin edici olabiliyor. Çocukluğumuzda, yetişme dönemlerimizde ya ebeveynlerimizle güvenli bir bağlanma geliştiririz, ya da daha endişeli kaçıngan bağlanmalar geliştiririz. Ebeveynlerimiz bizim ihtiyaçlarımız belirdiğinde karnımız acıktığında, huzursuz olduğumuzda, gazımız geldiğinde yanımızda bitip bizi hemen teselli edebiliyorlar mı, bize ihtimam ve bakım verebiliyorlar mı? Vermiş iseler eğer, biz onları arkamızda hissediyoruz her zaman ve dünyayı da güvenilecek bir yer olarak görüyoruz. İnsanları da güvenilecek varlıklar olarak algılıyoruz. Ve dünyaya daha emin adımlarla ayak basıyoruz. Ama bunun tam tersi olmuşsa, ihtiyaçlarımıza bir cevap verilmiş bir verilmemişse veya hiç cevap verilmemiş, hiç görülmemişsek hayatın içinde, o zaman da daha endişeli bir şekilde ebeveynlerimize bağlanıyoruz ve hayatta da sıklıkla tedirgin adımlar atıyoruz. Bu, aşk ilişkilerimize de yansıyor. Hayatta arkalanmış, kendini sırtı sağlam hisseden çocuklar, aşk ilişkisinde de karşısındaki insana daha kolay güven duyuyorlar, ondan bir kötülük beklemiyorlar, terk edilmeyi hemen ihtimal dâhilinde görmüyorlar. Ama bir insan daha endişeli bir şekilde hayata başlamışsa, karşısındaki insanın her an kendisini incitebileceği ön bilgisiyle hayata başlıyor ve bu da zaman içinde ilişkiyi çok yıpratan bir hüviyete bürünebiliyor. Tutkulu bir aşk, yeri geldiğinde bir sürü şüphe ve kuşkunun izhar edilip ortaya çıkmasıyla, iki tarafın da giderek birbirini hırpaladığı, bir birini görmezden geldiği, birbirini suçladığı bir girdaba dönüşebiliyor.

Bir insan, karşısındaki insanı içindeki boşluğa bir tıkaç olarak kullanıyorsa, o gittiğinde o boşluğu doldurmanın bir yolunu bulamadığı için büyük bir öfkeye kapılabilir. Ama hayatta başka tıkaçlarınız da olmalı. Sevdiklerimiz veya eşlerimiz bizim ebeveynlerimiz değil. Olgun aşk, “Ben ne istiyorum?” sorusunu sormadan önce, “O ne istiyor, onun neye ihtiyacı var?” diyebilmektir.

Geçmiş yıllarda katıldığınız bir programda  “Her aşk ayrılık tehdidini içinde barındırır.” şeklinde bir ifadeniz var. Bu ifadeniz aşkın fani olanla ilişkisi açısından ne düşündürmeli bizlere?

Zamanın askıya alındığı anlar vardır, zaman akmıyor gibi gelir. Bunlardan bir tanesi de aşktır, bir tanesi mistik tecrübedir. Allah’la hem dem olduğunuzda, O’nu bütün varlığınızda hissettiğinizde zaman akmaz. Bu, pek azımıza kısmet olan bir şey. Âşık olduğumuzda da zaman akmaz, hayat orada donmuş kalmıştır adeta ve biz tüm ruhumuzla o güzelliği tecrübe ederiz. Bir tür delilik hâli gibi aslında. Ama güzel bir delilik. Çok hoş bir anekdot var Mesnevi’de: Halife Leyla’yı çağırtıyor, merak ediyor, Mecnun’un uğruna çöllere düştüğü Leyla neye benziyor, ne kadar güzel acaba diye. Bir bakıyor kara kuru bir kız geliyor. “Sen o musun ki Mecnun senin aşkından çöllere düştü, sen diğer güzellerden daha güzel değilsin ki.” diyor. “Sus, Sen Mecnun değilsin.” diyor Leyla. Yani aşk hakkında konuşmak için mecnun olmak lazım. Aşkı görmek, o aşkı yaşamak için Mecnun’un bakışıyla bakmak lazım, çöle düşmek lazım. Anadolu’da bir türkümüz var bizim “Sevda sahrasında Mecnun değilsen/ ne Leyla’yı çağır, ne çölü incit.” diyor. Yola çıkıp çöle ayak bastığın zaman bir boşluk, bir beyhude uğraş uğruna çıkıyorsan çölü incitmiş olursun. Bastığın zaman çölün de hakkını ver. Yani bir Mecnun ol. Tabii bunlar çok ideal aşk tarifleri. Benjamin’in Baudelaire’den ödünç aldığı bir “son bakışta aşk” tanımı var. Çok incelikli ve şiirsel bir ifade. İnsanın sevebilmesinin özünde, hatta tutkuyla sevebilmesinin özünde, faniliği yatıyor. Ölüm olmasaydı kimi sevebilirdik? Sevdiklerimiz, her an elimizden bir sebeple kayıp gidebilir. Aşkı yenilenebilir ve sürdürülebilir kılan işte bu sonsuzca uzayan son bakışta aşk duygusu.

Geçmişten bugüne özellikle klasik dönemde aşkın tırnak içinde “pasif” tarafını kadın, “aktif” tarafını ise erkek olarak görüyoruz. Yani sevgilisini ilk gören, âşık olan ve aşkı için çabalayan genelde erkekler. Bunun bizim aşk anlayışımıza iyi ya da kötü anlamda ne gibi bir etkisi olmuştur sizce?

Bu kültürel bir durum. Özellikle gücün ve iktidara dair araçların erkeklerin elinde bulunduğu yerleşik toplumlarda, söz ve talep hakkının da eril nitelikte olması vakayı adiyeden. Buna mukabil aynı durumun, mesela eski Türklerde de böyle olduğunu söylemek bu kadar kolay değil. Sosyal yapıyla beraber, bu durumun da değişebileceğini tahmin edebiliriz. Ancak, sosyo-ekonomik süreçle aynı hızda değişmeyeceği kesin. Sembolik düzene ait kabullerin değişimi çok daha köklü ve uzun bir süreçtir. Başka bir açıdan bakılırsa, ilahi güzelliğin remzi olarak dişil güzelliğin yüceltilmesi de görülebilir burada. Bütün güzellikler Mutlak Güzellik’in bir yansımasından ibarettir. Yine de gözleminize karşıt örnekler de var. Hz. Yusuf’un öyküsü sizin bu gözleminizin hilafına okunabilir. “Arkadan yırtılan gömlek” güzelliğin tamamlayıcı bir unsuru olarak iffeti dikkatimize getirir.

Azerbaycanlı şair Eliağa Vahid’in bir şiiri var. Bu ayın kapak sözünü de bu şiirden seçtik. Şiirde şöyle diyor “Deme Mecnun’a deli belki de Leyla delidir/ Eşk olan yerde bütün akil ü dana delidir” buradan bakınca aşka ve deliliğe dair ne söylemeli? Ve bağlı olarak şu; aklın aşka mugayir olduğu nokta nedir?

Nietzsche’nin bir sözü var, “Doğrudur: hayatı seviyoruz; hayata değil, sevmeye alışık olduğumuz için. Sevgide hep biraz da delilik -cünun- vardır.” diyor. Deliliğin tanımını norma, normal kabul ettiğimiz, hiç kimse olmayan o ‘herkes’e göre yapıyoruz. Sevme kapasitesi geniş insanların aşkı, toplumun kınamasını, itibar kaybını, naifliği de sineye çekebiliyor. Geleneksel olsun, modern veya post-modern olsun, toplumların nezdinde norm olarak sevilmenin de bir adabı bir usturuplu yöntemi kabulü vardır; istisnalar bile kaideyi berkitmek için kullanılır çünkü. “Benim aşkım uymaz öyle her saza” diyordu Sezai Karakoç. Halk arasında hep Mecnun’un aşkı dildedir, Fuzuli’nin şu beytine rağmen Leyla’ya bir ilgimiz yok. “Mecnûndan idi cünûnu efzûn/ Leylî diyene der idi Mecnûn” Leyla’nın çılgınlığı Mecnun’dan fazla idi, Leyla diye seslenene “Ben Mecnun’um.” derdi. Anlaşılan o ki Leyla da mecnundu. “Olmam olur olmaz ile demsâz/ Başım kesilirse söylemem râz.” Leyla, Mecnun’un naifliğinden farklı olarak ser verse de sır vermeyecek dirayete sahip bir karakter. Bu açıdan Leyla Mecnun’dan daha bahtsız çünkü Mecnun gibi aşkı dile getirebilmenin iyileştirici, denge kuran devasına sahip değil. Sevdiğini diyemediği için sevmek derdi Leyla’yı boğar. Nitekim ölümü de Mecnun’dan öncedir hikâyede.

Aşkı, varoluşun muharrik gücü kabul ederseniz, elbette ki insan aklı -bilgisi- göreneği norm dışı, komik, sakil ve istisna kalacaktır. Yine Fuzuli’nin beyti ile “Işk imiş her ne var âlemde. İlm bir kıyl u kâl imiş ancak”.

HÂLEN DAHA İMKÂNSIZ AŞKLARA MÜPTELAYIZ

Biz millet olarak, düşünme ve yaşama şeklimizle yüzümüzü ne kadar Batı’ya dönsek de ne kadar modern hayat şartlarında yaşıyor olsak da -zannediyorum ki- sevgiye ve aşka dair ideallerimiz hâlâ Doğulu. Bu zıtlık nasıl bir tablo ortaya koyuyor? Bir Batılı gibi yaşayıp bir Doğulu gibi sevmek mümkün mü?

Anadolu’da dolaşırken Aziz Nesin bir köylüye soruyor “Aşk nedir?” diye, “Bi’ oğlan bi’ kızı sever ister, verirlerse evlenir, vermezlerse âşık olur” der köylü. Bu, çok da uzak olmayan bir tarihin aşk algısını gösteriyor bize. Mahcup kızlar, mahcup delikanlılar, sevip de söyleyemeyenler, konuşamayacağı kızlara âşık olan Anadolu delikanlıları şimdi de yaşıyorlar aramızda. Hâlen daha imkânsız aşklara müptelayız. Çünkü böyle bir platonik aşk hiçbir talepte bulunmaz, âşıktan da maşuktan da. Acının konforuyla yâresinden hoşnuttur âşık. Reddedilme riskinin gerçekleşmesiyle âşığın hem dış dünyaya itimadı sarsılır, hem de kendi nefsine. Çünkü o aşk ilişkisi, onun çok sevilebilir, özlenebilir, sevdiğinin gözlerinde biricik bir insan olduğu hissini yaşatır ona. Mahcup delikanlı onun kendini sevebilme ihtimalini sevmişse, hiç açılmamışsa, hiç reddedilmemiş olur. Bu ihtimal sonsuza kadar sürer. Sonrasında evlenip barklansa bile o aşka sahip olduğu ve hiç yitirmediği avuntusuyla yaşayabilir.

Modern Batı toplumunda aşk, elden kayıp giden dinselliğin bir tür yeniden yaratılma çabası. Modern Batı’da aşk, nerdeyse dini ikame etmektedir. Aşktaki o vecd hâli, kendinden geçiş hâli, o coşku hâli ancak bir mistik bir tecrübede yakalanacak bir hâldir. Batı’da o olmadığı için aşk ilişkisine çok büyük anlamlar yükleniyor ve aşk da yıpranıyor aslında. Bizde de artık aşkın yaşanma formu bu şekilde yaygınlaşıyor. Ayrıca, sosyal medyanın ve iletişim hızının, imkânlarının artışıyla beraber aşk anlayışımız daha da değişiyor.

İnternet ve sosyal medyanın da işin içine girmesiyle, tüm ilişkiler gibi, aşk da karıştı tabii…

Şöyle, internet üzerinden yaşanan aşklar, yeri geldiğinde çok hastalıklı olabilir çünkü internette bazen aşk gibi görünen şeyler takip etme, taciz etme veya siber zorbalık gibi çok daha vahim sonuçlara da yol açabiliyor. Dikkat etmemiz gereken şey, kendi hayalimize ve karşımızdaki insanın bize sunduğu hayale hemen inanmamak. Çünkü karşımızdaki insan da bize doğru söylemiyor olabilir. Bir erkek bir kadınla yazıştığını sanıyor, hâlbuki kadın kılığına girmiş, kadın gibi davranan, aslında karşısındaki insanla oyun oynayan, onu kandıran bir erkekle yazışıyor. Bir genç yaşıtıyla yazıştığını sanıyor ama belki kendisinden 40 yaş büyük birisiyle yazışıyor. Maskeler inmeden, o ilişkiye aşk denemez. Sevdiğimi zannettiğim kişiye kişiliğimin en arzu edilir, en güzel taraflarını gösteriyorum, fakat kişiliğimin karanlık taraflarını ondan bile isteye gizliyorum. Gündelik hayata bulaşmak demek maskelerin inmesi demek. “Aşk bir görme bozukluğudur evlenince düzelir.” derler. Aşk bir illüzyondur. Bile isteye de çarpıtabilir, karşısındaki insanın kendisinden uzaklaşmasını önlemek için, o terk ediliş, yalnız kalma tehdidine karşı koymak için, kendi kişiliğinin istemediği, onun hoşuna gitmeyecek taraflarını gizleyebilir.

“ROMANTİK AŞK” MODERN BİR İCATTIR

Son olarak Fuzuli “Tedbîr ile aşk zevk virmez / Tedbîr diyâr-ı aşka girmez” diyor. Her şeyini bir hesap-kitap içinde yaşayan modern insan artık bunu anlayabilir mi, bu sırra erebilir mi?

Modern insan, pazar yönelimli bir kişilik olarak hesap- kitap içinde yaşıyordu. Ancak günümüzde bu nâkısadan kurtulmadan üstüne bir de dürtüselleşmek de eklendi. Yani akla gelenle davranış arasına bir düşünme payı koymamak. Tedbir ve teenni post-modern aşklarda çok da denk geldiğimiz şeyler değil aslında. Daha ziyade, hiç düşünmeden bencilce başlattığı aşkın sorumluluğunu almaktan çekinen kişilik tarzı eğilimi var. Romantik aşk modern bir icat. Eşimizi sevmenin kuvvetli bir duyguyla başlayacağı fikri biraz da filmlerden, şiirlerden, romanlardan öğrendiğimiz bir şey. Geçmiş çağlarda insanlar düzenlenmiş evliliklerle evleniyor ve zaman içinde birbirlerini seviyor veya sevmiyorlardı. Bugün tutkulu aşklarla evlenen insanların bir bölümü, iki yıl sonra tutkulu duygular solmaya yüz tuttuğunda, soluğu çift terapistlerinde alıyor.

İnternet aşkları ve ayrılıkları konusunda güzel bir kitap çıkmıştı: Ilana Gershon’un, Breakup 2.0: Disconnecting Over New Media. Yazarını yurtdışında bir kongrede dinleme ve kendisiyle sohbet etme imkânım olmuştu. Artık insanlar birbirlerine yüz yüze veda etmiyormuş. Amerika’da özellikle çok yaygın bir fenomenmiş bu. Whatsapp, Facebook veya telefon mesajıyla ayrılıyorlar, o yüzden “Ayrılık 2.0” başlığını koymuş kitaba. İnsanlar bir ilişkiyi çok kolay başlatıyorlar günümüzde. Bizim toplumumuzda da artık böyle bu. Medya, mesajın ontolojisini belirliyor; internet, hislerimizin derinliğini sığlaştırıyor ve uzun soluğunu kesiyor, hızlandırıyor, fragmanlara ayırıyor her şeyi. Aşkta ve aşka sadakat yok. Aşkta sadakat yok, aşka da sadakat yok. Çok kırılgan ilişkiler. Kolay ilişki kuruluyor, anonim hesapların arkasında utanmadan, sıkılmadan başkalarının duygu dünyasına palas pandıras dalıyorlar. Bu anlamda evet gayet tedbirli davranıyor âşıklar; ama bu duyguyu derinleştiremiyoruz, sadakatle besleyemiyoruz, sonra da kolayca bir telefon mesajıyla ondan vazgeçiyoruz. “Döküp varlığı gitmektir adı aşk” diyen Eşrefoğlu Rumî’nin, “Kovanım yağma olsun” diyen Yunus’un bahsettiği aşk, modern insanın günlük hayatın dertlerinden kaçış için sığındığı “bir saçak altı olarak romantik aşk” tan çok farklı. Biri derinliğin ve adanışın, müteal olanı dava edinmenin izinde, diğeri ihtiyaçlarını çabucak doyurmanın telaşında.