Dursun Ali Tökel: “Bana Romanını Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim”

Balzac’a, Zola’ya, Stendal’a baktığınızda; Fransız toplumunu, Fransız insanının maddi manevi sorunlarını, Fransız kültürü eşliğinde, büyük Fransız ruhuyla izliyorsunuz; Dostoyevski’ye/Tolstoy’a baktığınızda Rus toplumunu, Rus insanın maddi manevi sorunlarını, Rus kültürü eşliğinde büyük Rus ruhuyla izliyorsunuz; hangi romancımıza baktığınızda Türk toplumunu, Türk insanının maddi manevi sorunlarını, Türk kültürü eşliğinde, büyük Türk ruhuyla izliyorsunuz?

DURSUN ALİ TÖKEL

Romana kadar gelenler yazılmazsa eğer, Roman’ı yazmak, romanla neyin yapılmaya çalışıldığını da anlamamak olacağından başlangıçtan günümüze roman için bir serüvene girişelim.

İnsanı şöyle de tanımlıyoruz: İnsan, kendini dille ifade edebilen canlıdır. İnsan neyi ifade etmeye çalışıyor? Ve niye ifade etmeye çalışıyor? Duygularını, düşüncelerini, hayallerini, arzu ve beklentilerini, şikâyetlerini ifadeye yelteniyor insan umutsuzca. Neden? Çünkü anlaşılmak, dinlenmek, bilinmek, fark edilmek istiyor. Sevincini ve dertlerini paylaşmak istiyor. Haykırmak istiyor, isyan ediyor, kabul görmek istiyor. Daha neleri ifade etmek istiyor? İşte buna bir son yok! Bir son yok, çünkü insanın bitimsiz arzuları onu sürekli sonsuz bir iştahla ifadeye koşturuyor. Mesnevî’nin hemen daha 18. beytinde Hz. Mevlânâ, “Söz kısa olmalıdır vesselam” diyor ama ondan sonra yirmi beş bin beyit daha devam ediyor hikâye. Kısası böyleyse siz bir de uzununu düşünün!

Mesnevî’nin ilk beytinde Hz. Mevlânâ, Ney’i boşuna konuşturmuyor. Ne diyor Ney? “Bişnev! Dinle” diye başlayarak: “Dinle Neyden, hikâye ediyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor.” Mesnevî’de yaklaşık 25 bin beyit boyunca konuşan bu Ney’dir ve bize ayrılıkların acılarını anlatır durur. Hz. Mevlânâ, kendini anlatmak için Ney’i ve Mesnevî’yi kullanmış. Peki, bugün biz neyi kullanıyoruz?

NEYİ, NİYE, KİME, NEYLE ANLATIYORUZ?

 Anlatma arzusu ve kendini dışa vurma isteği insanı bunları anlatacağı bir araç bulmaya itiyor. Bu araç duman olabilir, bir halı-kilim olabilir, işlenmiş bir çorap, bedenin ritimsel hareketleri, yani dans-raks olabilir… Bu olabilirlerin sonu yok. Bir kung-fu filminde hapse düşen kung-fu üstadı, durumu acilen birilerine bildirmek istiyordu, ama ne kalemi vardı, ne mürekkebi, ne de kâğıdı. O an hocasının dedikleri geldi aklına: “Bir kung-fu ustası için her şey bir araçtır/silahtır.” Hemen gömleğini yırttı onu kâğıt yaptı, elini kesti, kanı mürekkep yaptı, parmağını da kalem yaparak mektup yazdı.

Her zaman böylesi korkunç yollara gerek yok elbette, kendimi ifade etmenin sonsuz yolları var ve bunların en karmaşığı, şimdiye kadar bilinen en yetkini ve hemen herkesin kullandığı için en yaygını dildir. Peki dil insanı anlatmaya, içini çözmeye kâfi midir? Hiç bir şey insanı tümüyle ifade etmeye yeterli değildir, en yetkin araç olan dil bile. “Yazar, ele aldığı nesnenin en yetkin imgesini verme amacını gütse bile, hiçbir zaman her şeyi anlatmaz, söylediği şeylerden çok daha fazlasını bilir hep. Çünkü dil eksiklidir.”[1] Dante’nin ifadesiyle şudur dilin durumu: “Oh Tanrım! Dil, aklın eriştiği gerçeği anlatmakta ne kadar yetersiz!”[2]

Eksikli olan bir araç ile bütünlüklü olan ifade edilemeyeceğine göre, insanın anlatacakları hep yarım yamalak kalacak demektir, bu yüzden dil mecazlaştırılarak çok yetkin kılınmaya çalışılmıştır. Sadece dil midir ifadeyi görünür kılan? Tabii ki, değil. O da yetmez anlatmak için dil dışında anlatının bünyesine gireceği bir form lazımdır.

FORM VE İÇERİK YOKSA ANLATI DA YOK

Nedir form? Dilin bir anlatıyı görünür hâle getirdiği sözlü ya da yazılı biçimdir. Peki, acaba insanın kendisini anlattığını düşünebileceğimiz kaç tane form geliştirilmiştir, bir sayı verebilir miyiz? Kesin bir sayı neredeyse imkânsızdır. Bu kültürden kültüre değişir, çağdan çağa gelişir, değişir. İnsanın değişim ve gelişimine paralel olarak formlar da değişmektedir, yeni hâllere uygun yeni görünümler kazanmaktadır.

Dil ve form, ifade için zorunlu, peki bunlar yeterli mi? Elbette değil. Bir de formun içini dolduracak bir içerikten bahsetmemiz gerekiyor. Peki, o nedir? O, dilin kelimeler, paragraflar ve sayfalarla formun içini, bir niyet doğrultusunda oluşturandır. İnsan neyi ifade etmek istiyorsa işte onu dile, söze getiren, sesler, kelimeler, cümleler ve paragraflarla ilmek ilmek örülendir.

Yani biz bir ifadeden bahsediyorsak işte bu üçü kaçınılmazdır: Dil, form ve içerik.

 Bir zamanlar kendimizi kasideyle, gazelle, mesneviyle ifade ediyorduk, şimdi bunlardan hangileri kaldı? Hiç biri! Dikkat edilirse şu fark edilecektir: Anlatma arzumuz asla yok olmuyor, biçimler, türler geliyor, gelişiyor, yok oluyor, yeni türler, biçimler ortalığı kaplıyor ama anlatma arzu ve iştahımız hep taze, hep canlı.

Peki, ne belirliyor türlerin ve içeriklerin bu değişimini, gelişimini? Bizler kabaca da olsa türlerin tarihini bir sınıflasak acaba karşımıza nasıl bir tablo çıkardı?

ANLATININ DÖRT EVRESİ

İnsanoğlunun kendini dile getirmeye başladığında ilk anlattığı mitsel hikâyelerdi. Nedir mit? Mit, yaratılıştan, başlangıçtan, kökenlerden bahseden anlatıdır. İnsanın varlık karşısındaki hayretinin ifadesidir. Gök nedir, yer nedir, nasıl, ne zaman niçin yaratılmıştır? İnsan kimdir, nasıl yaratılmıştır? Sorular çok, insanın bu sorulara aradığı cevaplardır mitler.

Mitsel metinlerde insan yoktur, bu metinlerin kahramanları tanrılardır, insan daha anlatıya girememiştir.

Anlatının ikinci evresini destanlar oluşturur. İnsanoğlu yeryüzündedir, bir yer/yurt tutma çabasındadır, ne yerleşiktir, ne de göçebedir. Hem yerleşiktir, hem de sürekli bir hareket hâlindedir. Yurdunu kurmayı, onu korumayı, milleti düşmandan/canavarlardan korumayı, yeryüzüne yerleşmeyi, büyük acıları, dönüşümleri anlatır destanlar. İnsan tam olarak burada da bir anlatı kahramanı değildir. Destan kahramanları olağanüstü varlıklardır. Gılgamış gibi yarı tanrı yarı insan; Oğuz Kaan gibi olağanüstü özellikleri olan yarı göksel varlıklardır.

Anlatının üçüncü evresi, halk hikâyeleri, romanslar, mesnevilerdir. İnsan artık vatan edinmiştir, millet karakterleri oturmuştur, çoğunlukla yerleşiktir. Mitler ve destanlar kahramanlıkları anlatırken halk hikâyelerinde artık kahramanlıkla beraber aşk da anlatıya dâhil olmaya başlar, yavaş yavaş. Dede Korkut destandan halk hikâyesi formuna geçişin ara metinleridir ve mesela burada biz aşkı göremeyiz. Metinlere hâkim olan duygu kahramanlık, yiğitlik ve sadakattir daha ziyade. İnsan, halk hikâyelerinde ve tabii ki romanslarda artık metnin kahramanı olmaya başlar, fakat bu insan hâlâ sıradan insan değildir, padişahlar, prens/prensesler, soylulardır metinlerin kahramanları. Bu metinlerde her yönüyle işlenen insanlara rastlanmaz pek. Ya iyidir, metin kişileri ya da kötüdür.

Anlatının dördüncü evresi ise romandır artık. Nedir roman?

NEDİR ROMAN?

Roman; mitler, destanlar, halk hikâyeleri, romanslar gibi kahramanları olağanüstü ile mücehhez olmayan, sıradan insanın anlatı kahramanı olduğu metinlerdir. Artık insan; kusurlu, ayıplı, noksan, günahkâr, erdemleri ve zaafları bir bir ortaya dökülmüş hâliyle ilk defa bir bütünlüklü eserin ana kahramanı olmaktadır. Daha önce yok muydu böyle anlatılar? Vardı, bölük pörçüktü. Bir mesnevi içinde, bir masal dekorunda, bir halk hikâyesi epizodunda da rastlanırdı sıradan insanlara elbet. Ama artık bu kusurlu insanın anlatısı bütün anlatı formlarını unutturdu ve bir kral olarak anlatının tahtına kuruluverdi? Neyle? Don Kişot ile.

Biz Don Kişot’u bir “komedi” bir “mizah” gibi algılayaduralım. Aslında o çok büyük bir dönüşümün fitilini ateşler. Servantes, Don Kişot ile kusursuz erdemli şövalyelerin anlatıldığı romanslar çağını bitirir. Don Kişot aracılığıya onlarla alay eder. Artık kahramanlar çağı bitmiştir.

Roman, kahramanlar çağını bitirir ve artık anti kahramanı kahramanı yapar. Don Kişot’un yazılışı on yedinci yüzyılın başıdır. Rönesans çağı, bilim çağı, kilisenin bitiş çağı, dinlerin raflara kaldırılış çağıdır bu yüzyıl Avrupa’da. Akılcılık hızla yayılır, Descartes gelmiştir artık ve demektedir ki insana: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”  Descartes modern felsefenin kurucu babalarındadır. İnsanın, aklın ve aklın yetilerinin merkeze alındığı, dinlerin ve kilisenin artık gerilere atıldığı çağlarda insana yetkinliğini müjdelemektedir.

Descartes’ın Servantes ile aynı çağda konuşuyor olmaları boşuna değildir. Modern Avrupa’nın kuruluşu modern felsefe ve artık kral anlatı olan roman ile atılmaktadır. Milan Kundera boşuna demiyor: “Modern çağın kurucusu yalnız Descartes değil, Cervantes’tir de aynı zamanda.”[3] Bu demektir ki, romanı sadece bir anlatı olarak yaklaşırsak veya onu sadece edebiyat penceresinden anlamaya çalışırsak yanılacağız. Roman, aynı zamanda modern insanın doğuşunun da, felsefeyle ortak anlatıcısıdır. J.P.Sartre ve benzeri filozof romancıların insanın varoluş sorunlarını anlatmak için romana başvurması boşuna değil elbet.

            ROMAN, İFADENİN AVRUPAÎ YENİ AKTÖRÜ

Anlatının bu yepyeni aktörü bize ne ifade etmektedir?

 Anlatı, mitlerde olsun, destanlarda, halk hikâyelerinde veyahut romanslarda olsun, hangi adla anılırsa anılsın, insanın bir yolculuğa çıkmadan arınamayacağını, kendini bulamayacağını anlatır: En ünlü arketip yolculuk arketipidir bu anlamda; anlatı kişisi yola çıkar, canavarlarla savaşır, sınavı geçer ve geri döner. Kahraman olmuştur, artık yetkinlik kazanmıştır.

Peki, bu süreç romanda nasıl olur? Aynı şekilde olur, farklı aktör, mekân ve sonuçlarla: “Modern romanda bu tür yolculuk bir iç yolculuğuna dönüşür. Kişinin psikolojik düzeyde kimliğini aramasıdır bu”.[4]

Peki, klasik anlatıda insan kimliğini aramıyor muydu? Veya modern insan kimliğini yitirdi de mi arıyor? Bir insan bir şeyi arıyorsa onu yitirdiği içindir ve modern insan kimliğini yitirmiştir, işin garibi yitik şeyler için söylenen “kimliğimi yitirdim, hükümsüzdür” şeklindeki ilan insan için artık imkânsızdır; kimliksiz yaşayamazsınız, aidiyetsiz yaşayamazsınız.

Klasik insanın çok güçlü aidiyetleri vardı; Hristiyan’dı, Katolik’ti, Ortodoks’tu, Müslüman’dı, Budist’ti, Yahudi’ydi… Neyse oydu. O yetkinliği bunların içinde arıyordu. Modern insan, bütün büyük aidiyetleri rafa kaldırmıştır. Kimliğini yitiren modern insan bu kimliği kendi içinde arıyor. Bulabiliyor mu? Bulamıyor ve çatışıyor, işte modern roman bu çatışmalar üzerine kurulu.

Bu anlamda roman sadece bir anlatı olarak geçiştirilemez. Her anlatı kendi devrinin insanının, toplumunun ürünüdür. İnsan ve toplum değiştikçe anlatı türleri de değişir. Aklı mutlak otorite kabul etmiş, bilimlerin gelişimiyle dinin yerine yavaş yavaş bilimi oturtmuş, yüzyıllardır süren kilisenin korkunç baskısından kurtuluşu, dinden kurtuluş olarak algılamış modern Batılı insanın anlatısı romanslar olamazdı. Artık çatışmalar çağı başlıyordu ve bu çatışmayı anlatacak anlatıda devreye girmiş oluyordu. Tabii insanla beraber toplum da değişiyordu.

Cemil Meriç’e göre romanın başlangıcı da bu feodal hayatın ürünüdür:

“Aşk romanlarını yaratan feodal yaşayıştır. Fransa’da romanın tarihi, aşk duygusunun gelişmesinin tarihidir; o da toplumun gelişme tarihi.”[5] “Roman türü ortaya çıktı çıkalı kadını yüceltir. Filhakika kadının içinde bulunduğu durumu çok dolaylı yollardan da olsa hep kınamıştır roman… Roman onun haklarını savunan bir tür…”[6]

Nietzsche’nin “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski.” demesi boşuna değil, roman modern insana onun ezeli sorunlarına odaklanmış bir anlatıdır artık ve kendisinden önceki bütün anlatıları içler. Yani metaforlarla, mitlerle çok daha zengin, çok daha karmaşıktır. Yirminci yüzyılın en ünlü psikiyatrlarından Rollo May’in psikolojik kuramları izahta ve insanın gizemini çözümleme anlamında romana ve romancılara başvurması boşuna değildir. Rollo May’e göre romancılar insan ruhunun derinliklerine inmede (o bu konuda daha ziyade Herman Melville’i örnek gösteriyor) çok daha yetkin insanlardır.

Roman; Rönesans sonrası, bilimlerin gelişimi ve yeni coğrafi keşiflerle doğan yeni insanın yeni anlatısıdır ve kesinlikle bir ihtiyacın sonucudur. Daha sonra da büyük bir hızla bu tür bütün dünyaya yayılmış ama yine de en yetkin örneklerini Hristiyan dünyasında vermiştir. Cemil Meriç’in roman türünün ortaya çıkışını kilisedeki günah itirafı geleneğine bağlaması boşuna değil. Neden dünyanın geri kalanında Bir Stendal, Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Zola ayarında bir romancı çıkmadı? Bu soru, türün doğuşu, doğduğu toplum ve o toplumların değişimiyle yakından alakalı.

Az evvel, modern felsefenin kurucularının en önemlilerinden birinin Descartes olduğunu söylemiştik. Bir felsefeciye göre ise “Avrupa felsefemizin yaratıcısı, Platon’dur.”[7] T. S. Eliot, Bütün Batı’nın yazma geleneğini Virgillius’a bağlar: “Çünkü (Klasik için) hangi tanıma varırsak varalım, onun Virgil’i içine almayan bir tanım olması mümkün değildir. Hatta bu tanımın özellikle Virgil’e dayalı olarak yapılması gerektiğini güvenle söyleyebiliriz… Bizim ve bütün Avrupa’nın yarattığı tek klasik Virgil’dir.”[8]

Eliot bir klasik olarak kendi İngiliz ırkının bir yazarını söylemez, mesela Shakespeare’i söyleyebilirdi, bir Latin şairini en büyük klasik olarak ilan eder. Acaba bizim klasiğimiz kimdir, asgari müşterekle üzerinde ittifak ettiğimiz birini/birilerini işaret edebilir miyiz?

Devamı Cins’in 2021 Ocak sayısında…


[1] J.P. Sartre, Edebiyat Nedir, (Çev: Bertan Onaran), Can Yay., İstanbul 2008, 3. Baskı, s. 77

[2] T.S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, (Çev: Sevim Kantarcıoğlu), Paradigma Yay., İstanbul 2007, s. 93.

[3] Milan Kundera,Roman Sanatı, (Çev: İsmail Yerguz), Afa Yay. İstanbul 1989, s. 12

[4] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yay., İstanbul 1994, 9. Baskı, s. 205.

[5] Pierre Mille’den aktaran Cemil Meriç, s. 160.

[6] Cemil Meriç, Kırk Ambar, İletişim, 18. Baskı, İstanbul 2016, s. 239

[7] J.M. Bochenski, Felsefece Düşünmenin Yolları, (Çev: Kurtuluş Dinçer), Pharmakon Yay., Ankara 2019, s. 19.

[8] T.S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, (Çev: Sevim Kantarcıoğlu), Paradigma Yay., İstanbul 2007, s. 157, 179.