Ömer Türker: “Evrim Teorisinin Sorunları (III)”

Metafizik mülahazalarımız, bir bütün olarak canlılar dünyasının ne anlama geldiğini ve bizim varlığımıza nispetle nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tabii ki etkiler. Dolayısıyla sadece canlılara değil, bütün mevcutlara nasıl muamele etmemiz gerektiğine dair normatif yargılara ulaşmamızı sağlar. Fakat bu değerlendirmeler, biyolojik bir olayın vakıaya uygun bir tasvirine katkı sağlamadığı gibi pek çok durumda böyle bir tasvire dahi ihtiyaç duymaz. Bu sebeple evrimci açıklamanın sosyoloji ve siyaset gibi insan bilimlerindeki kullanımı ile biyolojideki kullanımını tamamen farklı değerlendirmek gerekmektedir.

ÖMER TÜRKER

Önceki yazıda bahsettiğim senaryodaki olaylar dizisini ve açıklamayı olduğu gibi koruyalım. Ada depremle ikiye bölünsün.  Kurtlar iki gruba ayrılsın. Kurt grupları arasındaki bağlantı kesilsin ve mesela bir milyon yıllık süreçte adalardan birindeki kurtlar, başka bir türe evrilmiş olsun. Evrim süreci gen dizilişindeki farklılıklardan takip edilebilsin. Evrilmeye sebep olan büyük salgınlar olduğunu tespit etmiş olalım. Fakat bütün bunların ilâhî bir irade tarafından gerçekleştirildiğini ve evrenle birlikte dünyada gerçekleşen her şeyin ilâhî bilginin bir eseri olduğunu kabul edelim. İlâhî bilginin bize kapalı yönünün kurtların evrim sürecine ilişkin bilgilerimiz arttıkça vazıh hâle geldiğini ve değişimlerin, âlemin bütünüyle ilgili nihai bir gayenin parçası olduğunu düşünelim. Bu gaye, vahdet-i vücûdcu sûfîlerin düşündüğü gibi Varlık’ın ezelden ebede süregiden zorunlu zuhuru veya ilâhî isimlerin zorunlu tecellisi olabilir. Gaye, kelamcıların düşündüğü gibi tam olarak bilme imkânımız bulunmayan bir hikmetin tahakkuku ve ilâhî teklifin bir uzantısı olabilir. Yine gaye filozofların düşündüğü gibi Mutlak Varlık’tan zorunlulukla sudur eden âlemin mertebeli tahakkuku neticesinde her bir mevcudun kendi mertebesinden varlık, iyilik ve yetkinliğe ulaşma talebi olabilir. Şimdilik bunlardan herhangi birinin olabileceğini kabul edelim. Kısaca teoriye doğal süreci aşkın bir fâilin bilinçli müdâhalesini ve nihai tahlilde ondan kaynaklanan bir gayeyi dâhil edelim. Bu durumda evrimci izah, açıklama gücünü kaybeder mi?

Bu sorunun iki yönlü bir cevabı vardır. Birincisi, bunları dâhil etmek, teorinin açıklama gücüne biyolojik seviyede hiçbir katkı sağlamamaktadır. Yani süreci bilinçli bir fâilin gayeli fiili görmek ile doğal olayların kendi akışı olarak görmek, biyolojik bir vakayı açıklamaya katkı yapmaz ve biyoloji bilgimizi artırmaz. Çünkü bilgimizin değiştiği kısım, biyolojiyle ilgili değil, biyolojide incelenen nesne veya durumun var olmak bakımından özellikleriyle ilgilidir, yani metafiziktir.

Bunu başka bir örnekle açıkladığımızda ne demek istediğim daha vâzıh hâle gelecektir. Üsküdar Meydanı’nda adli bir vakıa olduğunu düşünelim. Motosikletli bir kapkaççı, vapurdan inip karşıya geçmek için ışıklara gelmiş birinin elindeki çantayı kapıp hızlıca oradan uzaklaşsın. Olay polise intikal etsin ve gerek görgü tanıklarının ifadeleri gerekse de güvenlik kameralarının yardımıyla polis eşkâl ve kimlik tespiti yaptıktan sonra A şahsının kapkaç olayını gerçekleştiğini tespit etsin. Bir müddet yapılan aramalar neticesinde kapkaççı yakalansın. Olaya yargıya intikal ettikten sonra hâkim, kapkaççıyı mevcut kanunlar doğrultusunda şu kadar ay hapse mahkûm etsin. Bu suçta olayların ardışık düzenini vakıaya uygun bir şekilde tespit ettiğimizde hâkim hüküm vermesi için yeterli şartlar sağlanmış ve adlî bir mesele çözüme kavuşturulmuş olur. Bir Mutezile kelamcısı, kapkaççının otonom bir kudreti ve iradesi olduğunu, yaptığı hareketlerin onun tarafından yapıldığını iddia eder. Bir Eşarî kelamcısı, kapkaççının fiili önceleyen bir kudreti olmadığını, fiile eşlik eden bir kudreti bulunduğunu, aslında fiili yaratanın doğrudan Allah olduğunu ve iyi veya kötü her şeyin Allah’ın kudretiyle meydana geldiğini, kulun yalnızca ilâhî fiilin mahalli olduğunu iddia eder. Her iki kelamcı da bütün bu olayların insanın ilâhî teklife muhataplığının bir gereği olduğunu ve dünyadaki imtihanın bir parçası olduğunu düşünür. Bir vahdet-i vücudcu sûfî, kulun kendisine ait varlığı bulunmadığını, onun var demenin mutlak Varlık’a nispeti ifade ettiğini, âlemdeki tüm nesne ve olaylar gibi kapkaççının da ilâhî isimlerin bir tecelligahı olduğunu, kapkaççının bir insan ferdi olması bakımından bütün isimlerin topluca zuhuruna mazhar olduğunu ama isimlerden birinin genel olarak kapkaççıda baskın olduğunu, kapkaç olayında ise bir ismin hususi olarak baskın olduğunu düşünür. Bir filozof, insanın kendi varlık mertebesinde akıl ve arzu çatışması yaşaması nedeniyle iradeli (ihtiyâr) bir mevcut olduğunu, kişinin sahip olduğu kudretle o fiili işlediğini, böylesi fiillerin kişinin yetkinliğe ulaşmasına engel olduğunu düşünür. Fakat bu tahlillerin hiçbiri, olayın adlî bir vaka olarak tasvirine herhangi bir katkı sağlamaz. İster Müslüman ister gayri müslim olsun kişinin yaptığı fiilin tasviri aynı olmak ve suç olarak tanımlanıyorsa cezalandırılmak durumundadır.

Pekâlâ, bu mülahazalar ne işe yarar? Bu değerlendirmeler bize insanlık dediğimiz şeyin ne olduğuna, genel olarak hayatın anlamına, yapılan fiillerin insan olarak bize katkısının bulunup bulunmadığına ilişkin metafizik bir kavrayış sunar. Bu kavrayış bizzat o fiilin gerçekleşme sürecinin doğru bir tasvirinden daha önemlidir fakat fiilin adlî yönünün çözümlemesine hiçbir katkı sunmaz. Evet, bu mülahazaların bizim söz konusu olayı bir suç olarak tanımlamamızda ve verdiğimiz cezada bir etkisi mutlaka olacaktır. Fakat bu, olayın ardışık düzenini belirlemekten başka bir şeydir. Aralarında meşru bir nikâh akdi bulunmayan bir kadın ve erkek cinsel ilişkiye girse İslam bunu zina olarak tanımlar ve fiilin tespit şartlarına ve kişilerin evli ve bekâr olmalarına göre bir ceza verilmesini öngörür. İslam şeriatını esas almayan bir hukuk, karşılıklı rıza olması hâlinde buna herhangi bir ceza terettüp etmeyeceğine hükmeder. Fakat fiilin oluş düzeninin belirlenmesi ve ona uygun bir anlatısının oluşturulması her ikisine göre de değişmez.

Devamı Cins’in 2020 Eylül sayısında…

Posted in Genel