Ömer Türker:”Tasavvuf Geleneğinin Gücü ve Sınırları”

Bu bakımdan tasavvufun tarih boyunca en güçlü olduğu hatta kelam ve felsefe geleneği mensuplarının da zaman zaman cezbesine kapılmaktan kendisini alıkoyamadığı taraf, metafizik meselelerde duyu tecrübelerine benzer şekilde tecrübe vaadidir. Allah, melekler ve duyularla algılanmayan diğer mevcutlar hakkında Hz. Peygamber’den (s) nakledilen haberlerin tecrübe edilebileceği ve bunun bir kâmil mürşid nezaretinde yöntemli olarak gerçekleşebileceği umudu, sadece genel olarak tasavvufî hayati cazip kılmamış, aynı zamanda tasavvuf metafiziğini de tahkîkî bilginin evc-i bâlâsı olarak görmeye zemin oluşturmuştur.

ÖMER TÜRKER

Tasavvuf geleneği tarih boyunca iki alanda iddialı olmuştur. Birincisi, dindarlık, ikincisi de marifettir. Tasavvufun temel iddiası, dindarlık ve marifetin karşılıklı bir ilişkiye sahip olduğudur. Buna göre dindarlık, insan zihninde marifetin meydana gelmesine vesile olurken, marifet de dindarlığının derinleşmesini ve anlam değiştirerek mecazdan hakikate evrilmesini sağlar. Burada dindarlıktan kasıt, Hz. Peygamber’de (s.a.v) tahakkuk ettiği hâliyle inanç ve davranış arasındaki örtüşmedir. Böylesi bir dindarlık, mutasavvıflara göre şeklen durağan olsa bile hakikatte sabit ve durağan değil, değişken ve hareketli bir olgudur. Zira Allah’a yaklaştıkça marifet artar yani iman tahkik seviyesine doğru ilerler. Marifetin artması ise kulun Allah karşısındaki sorumluluk bilincini derinleştirir.  Bilinç derinleştiği ölçüde de sorumluluk artar. Mesela genel olarak insanın kalbinden geçenlerden sorumlu olmadığına dair bir kabul vardır. Hâlbuki bu kabul, kalbini kontrol edemeyen insanlar için bir ruhsattan ibarettir. Daha derinden bir dindarlık, kişinin kalbini kontrol etmesiyle mümkündür. Dolayısıyla din, kişinin hayalini arındırmasını talep eder. Kişi, böylesi bir seviyeye ulaştığında kalbinden geçirdiklerinden de sorumlu hâle gelir ve kalbini kontrol etmediği takdirde bu sorumluluğu ihmal etmiş olur. Bu, marifetin derecesi ile ilahî teklifin sınırlarının şeklen olmasa bile anlamca değiştiğini gösterir.

Böylesi bir değişim ve derinleşme, bir açıdan bakıldığında tasavvufun en güçlü yönüdür. Zira sûfîler, tarih boyunca tanımı gereği, dinî olmakla nitelenen bir düşünce ve davranış bütünlüğü peşinde olmuştur. Bu durum, daima sûfîlerin Müslüman cemaat nezdinde saygın bir konumda bulunmasını, sözlerinin tesirli olmasını, “velayet” mertebesini ihraz eden zümre olarak değerlendirilmesini desteklemiştir. Bu bağlamda mutasavvıfların zümre olarak en güçlü yanını oluşturan şey, Allah’a daha yakın olduklarına dair yaygın iyimser kanaattir. Muhtemelen İslam tarihinde böylesi bir iyimser kanaatin yegâne sistemli muhalifi, Mutezile idi. Zira Mutezile, ameli imanın bir parçası olarak görmekte ve Allah’a ilişkin bilginin tamamıyla nazarî olduğunu düşünmekteydi. Bu sebeple onlar, şeklen Kuran ve sünnetin yaşanmasında ısrarlı olmuş ve Allah’a yakınlık anlamında velayetin Müslümanların ortak vasfı olduğunu kabul etmiştir. Dolayısıyla Mutezilenin dindarlık tanımı, sûfîler veya başka bir zümrenin velayette ayrıcalıklı görülmesine elverişli değildir. 

Diğer yandan söz konusu değişim ve derinleşme, tarih boyunca sûfîlerin hem kendi içinde ihtilafa düştüğü hem de kelam ve fıkıh geleneğine mensup bir kısım âlimlerin eleştirilerine maruz kaldığı yönünü oluşturur. Zira anlamda derinleşme, özellikle İslam’ın ilk yüzyıllarında kabuk-öz (şeriat-hakikat) tartışması başlatmıştır. Sûfîlerin bir kısmı, özün şekilden bağımsız kavranabileceği ve sürdürülebileceğine ilişkin bir tavır sergilemiş yahut şekil hususunda gevşek davranmıştır. Sûfîler arasındaki tartışmalar, Hicrî dördüncü yüzyıldan itibaren şekil ve anlam birliğinin korunmasını savunan tavrın galip gelmesiyle sonuçlansa da tasavvuf tarihinde bu tartışma, derecesi düşük olmakla birlikte daima varlığını sürdürmüştür.

Öz-kabuk tartışmasının belki daha çetin bir sürümü, sûfîler ile fakihler arasında yaşanmıştır. Fakihler, özün öne çıkarıldığı ve kabuğun ihmal edildiği her türlü din yorumunu, bir tür şeriatsız din arayışı olarak değerlendirmiştir. Kelamcılar, böylesi bir yorum anlayışının şeriat dairesinin sınırlarını zorlayan ve kimi durumlarda dairenin dışında kalan hevesler olduğunu zaman zaman dile getirmiştir.

Gerek içten gerekse dıştan gelen eleştiriler, tasavvuftaki genel kabule aykırı radikal yorumları ya uçlara itmiş ya da daha ılımlı sayılmalarını ve hoş görülmelerini mümkün kılacak şekilde sessizleştirmiştir. Tasavvuf geleneğinin görünen yüzüne, kelam ve fıkıh geleneğinin ortak kabulü olan dindarlık fiilleri damgasını vurmuştur. Dindarlığı ifade eden fiillerde ortaklık, tasavvuf ile diğer gelenekler arasındaki derin farklılıkları daima gizlemiştir.

Tasavvuf geleneğinde marifet kavramı, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşıktır. Bir yönüyle kişinin kendi kulluğuna ilişkin idraklerini, diğer yönüyle kişinin Allah’a ve Allah-âlem ilişkisine dair idraklerini ifade eder. Tasavvuf tarihinde özellikle Gazzâlî öncesi dönem, kişinin kendisine ve Allah’ın kullara muamelesine ilişkin idraklerinin sistemli hâle getirildiği ve disipline edildiği dönemdir. Özellikle kulun Allah karşısındaki hâllerine ilişkin sûfîler, başka herhangi bir zümreyle kıyaslanamayacak ölçüde derinleşmiştir. Gazzâlî sonrasında İbnü’l-Arabî’yle birlikte felsefî metafiziğin tevarüs edilerek dönüştürülmesi ve mutasavvıfların ortak kabulleriyle uyumlu hâle getirilmesi, tasavvufun küllî bir bilim olduğu iddiasını güçlendirmiş, metafizik yönünü öne çıkarmıştır. Bu sebeple müteahhirîn dönemi, tasavvufun başında beri içerdiği varlık tefekkürünün bir bilim hâline geldiği ve sûfîlerin diğer bütün dinî bilimleri tasavvufa nispetle cüzî bilim olarak gördüğü zaman dilimine tekabül eder.

Tasavvuf metafiziğinin müteahhirûn dönemde güçlenmesinin iki temel nedeni vardır. Birincisi, Cüveynî, Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî çizgisinin nazar ve istidlâl yönteminin yetersizliğine ilişkin mülahazalarıdır. Öyle ki İslam tarihinde nazarî düşünce erbabının mutlak imamı kabul edilen Râzî son eseri el-Metâlibu’l-âliye’de nazar yönteminin Allah’ın zâtı ve sıfatları söz konusu olduğunda kesinlikten yoksun olduğu ve ancak tercihe şayan sonuçlar verebileceği kanaatine varmıştır. Kuşkusuz bu eleştiriler, nazar yöntemine dayalı küllî araştırmaları ortadan kaldırmamıştır, fakat daima tasavvufun güçlenmesine vasat oluşturmuştur. Zira nazar ve istidlâl yöntemine yönelik eleştiriler, metafiziğin bir bilim olarak kabul edilmeye devam ettiği vasatta yapılmıştır.

Devamı Cins’in 2020 Mart sayısında…