Ömer Türker: “Tasavvuf Geleneği: Tasavvuf Geleneğinin İnsan Tasavvuru”

Tasavvuf, istidlâl yönteminin verilerinin yanlışlığını iddia etmemekle birlikte eksik olduğunu ve Hz. Peygamber’de zuhur eden hakikate ulaştıran asıl yöntemin bir tür “inşa edici taklit” olduğunu iddia eder. Bu yöntem, erken dönemde, dünyevî maksatları gönülden çıkarmak yahut dünyaya yönelişi hayatın kurucu ilkesi yapmamak anlamında zühd olarak adlandırılmıştır. İlerleyen yüzyıllarda ise riyazet ve mücâhede yöntemi olarak adlandırılacaktır.

ÖMER TÜRKER

İslam düşünce tarihinde hakikat araştırması yapan ve hakikatin ne olduğu ve nasıl bilineceğine dair iddialı olan gruplardan biri de mutasavvıflardır. Dolayısıyla tasavvuf da kelam ve felsefenin yanı sıra var oluşa ilişkin küllî araştırma yapan bir disiplin olarak temayüz eder. Gerek ortaya çıkış süreci gerekse modern döneme gelinceye dek geçirdiği dönüşümler dikkate aldığında tasavvuf, bazı yönleriyle kelama benzer, bazı yönleriyle de felsefe geleneğiyle yakından ilişkilidir. Kelama benzer şekilde tasavvufun oluşum süreci de onun sonraki dönemlerde fiili hale gelecek bütün kabiliyetlerini nüve halinde barındırır.

Bütün dinî düşünce geleneği, Hz. Peygamber’de dile gelen ilahî hakikatle nasıl irtibat kurulacağı ve bu hakikatin nasıl anlaşılıp bir yaşam formu hâline dönüştürüleceği sorularına cevap olarak ortaya çıkmıştır. Zira Müslümanlar, Kur’ân ve sünneti anlamayı daima bir tür hakikat idraki olarak değerlendirmiştir. Tasavvuf da dinî düşünce geleneğinin bir parçası olarak aynı sorulara cevap vermeyi amaçlar. Fakat tasavvufun fıkıh ve kelam ilminden farklı olarak karmaşık bir yapısı vardır. Fıkıh, amelî hayatla, kelam ise nazarî hayatla ilişkilidir. Diğer deyişle kelam, düşüncenin inşasını, fıkıh ise hayatın inşasını amaçlar. Her iki disiplin de istidlâl yöntemini kullanır; akıl yürütme formları ve yorum araçlarının görünüşteki farklılıkları, yöntemin kendisinden ziyade yöntemin uygulandığı konulardan kaynaklanır.

Tasavvuf ise istidlâl yönteminin verilerinin yanlışlığını iddia etmemekle birlikte eksik olduğunu ve Hz. Peygamber’de zuhur eden hakikate ulaştıran asıl yöntemin bir tür “inşa edici taklit” olduğunu iddia eder. Bu yöntem, erken dönemde, dünyevî maksatları gönülden çıkarmak yahut dünyaya yönelişi hayatın kurucu ilkesi yapmamak anlamında zühd olarak adlandırılmıştır. İlerleyen yüzyıllarda ise riyazet ve mücâhede yöntemi olarak adlandırılacaktır. Buna göre Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dinin hakikatini kavramak, naslar üzerinde akıl yürütme faaliyetini içermekle birlikte, asıl itibariyle Hz. Peygamber’de görülen kulluk şuuru ve hâlini müminin kendi hayatında yeniden inşa etmesini gerektirir. Mutasavvıflar bu amacı gerçekleştirecek anlama yönteminin, farz ve nafile ibadetleri, bizzat Hz. Peygamber’in yaptığı şekilde yapmak olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece mutasavvıflar, kelamcı ve fakihlerin ulaştığı idraki içererek aşan bir marifete ulaşılabileceği kanaatine varmıştır.

Bu iddianın genel olarak İslam ümmetinin ortak kabulüyle kesişen bir tarafı vardır. Zira bütün Müslümanlar, kulluk anlamının en kusursuz şekilde Hz. Peygamber’de tahakkuk ettiğini, dolayısıyla Allah’ın insandan talep ettiği kulluğun Hz. Peygamber’in örnek alınmasıyla yoluyla gerçekleşeceğini düşünür. Sûfîlerin iddiasının farklı tarafı, müminde pratikler sayesinde Allah’a, insana ve Allah-âlem ilişkisine dair marifet oluşacağı kabulüdür. Aslına bakılırsa kulluk hakkıyla yapıldığı takdirde Allah’ın bir müminin kalbinde marifet husule getirebileceği görüşü bütün Müslümanlar tarafından kabul edilir. Fakat sûfîler, kıyas formları ile sonuçları arasındaki ilişkiye benzer şekilde, pratikler ile marifetler arasında düzenli bir ilişki olduğunu, dünyevî maksatlarla anlamları bulandırılmamış ibadetlerin, belirli türden marifetleri meydana getireceğini iddia etmiştir. Tahmin edileceği üzere bu iddianın sonucu, tasavvufun kelam ve fıkıhtan farklı bir bilim olduğudur.

Devamı Cins 2019 Aralık sayısında…

Posted in Genel