Fatma Barbarosoğlu-Nazife Şişman: “Karantina Şartları Toplumsal Eşitsizliği Daha Da Derinleştirdi”

Ekonomik gücü yerinde olanlar Benim hayatım devam etsin ama diğerleri “yeni normal” şartlara uyum göstersin ayakaltında dolaşmasın diyor. Toplu yemekler, siyasi parti kongreleri, devasa düğünler, magazin yıldızlarının tatil beldelerindeki görüntüleri. On iki saat penceresi bile olmayan ortamda çalışıyorsunuz ve ekranınıza bu görüntüler düşüyor, sonra güvenlik görevlisi maskesiz olduğunuz için size ceza yazmaya kalkıyor. Ne hissederdiniz?

SÖYLEŞİ: SİBEL KILIÇ

Fatma Barbarosoğlu ve Nazife Şişman’la geçtiğimiz aylarda İnsan Yayınları’ndan çıkan Karantina Günlerinde Evin eHâli adlı kitaplarını konuştuk. Karantina günlerinde mail üzerinden, pandemiye ve karantina sürecinin gündemlerine dair yaptıkları sohbetlerinde, tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgınını tüm başat meseleleriyle ele alan yazarlar; Karantina Günlerinde Evin eHâli ile bugündengeleceğe oldukça önemli notlar düşüyorlar.

Öncelikle belirtmeliyim ki kitap beni çok etkiledi. Tam da ihtiyacımız olduğu gibi, geri dönüp baktığımızda artık yaşadığımızdan bile şüphe ettiğimiz karantina sürecine dair oldukça esaslı ve hatırlatıcı bir günce. O dönem ben de yaşadıklarımızı yazmak istemiş ancak annem, babam ve 2 kız kardeşim koronavirüse yakalandıkları ve yoğun bir tedavi süreci geçirdikleri için buna fırsat bulamamıştım. Okurken, birilerinin -sanki benim yerime- bunu üstlenmiş olduğunu görmek,  çok ilginç bir rahatlama hissi oluşturdu bende. Böyle bir kitabın yazılmış olması, hissettiğim sorumluluğu yok etmediyse de adeta beni ferahlattı diyebilirim.  Bu tür tepkiler aldınız mı? Kitap nasıl karşılandı okurlar tarafından?

Fatma Barbarosoğlu: Evin E-Hâli, birlikte yaşanmış ve henüz bitmemiş sıkıntılı bir süreci sanki toplum adına hatıra defterine kaydetmişiz gibi karşılandı. Hız çağında insanlar olmakta olanın kaydını tutamıyor. Her an fotoğraf çekiliyor, sosyal medya hesaplarına yükleniyor, ama kelimeler vasıtasıyla kayıt tutma klişelere emanet ediliyor. Kitabın giriş yazısında “Bu kitap elinize ulaştığında belki de bu yaşananları hatırlamıyor olacaksınız.” diye bir cümle kurmuştum. Bu cümle herkesin sahiplendiği bir cümle oldu.

Nazife Şişman: Ben bile zaman zaman kendi yazdıklarımızı bir okuyucu gözüyle değerlendirdiğimde, hatıralarımda bir yolculuğa çıkıyorum. “Bunları gerçekten yaşadık mı?” diye düşünüyorum. Kitabın okuyucuda karşılık bulmasının sebebi, yaşananların o anki hissiyat ile kayda geçirilmiş olması, büyük ihtimal. Bu yüzden okurken pek çok yerde kendisine rastladığını, kendi hatıra defterini okur gibi okuduğunu söylüyor okuyucular.

 Karantina süreci ev tanımımızı değiştirdi mi? Bazı insanlar ilk kez evini temizledi, yemek yaptı ve ilk kez evde tamir işine girişti.  Bu durum ev ile ünsiyetimizi attırdı mı, yoksa insanları evlerinden iyice soğuttu mu karantina şartları?

Fatma Barbarosoğlu: Bütün dünyadan ölüm haberleri gelirken ve biz en yakınlarımıza gidemez iken evde bulunmak ev ile ünsiyetimizin artmasına vesile olamaz diye düşünüyorum. Ünsiyet mutlu ve huzurlu ortamlarda artabilir. Oysa hepimize hâkim olan duygu endişe ve kaygı idi o dönemde. Evini ilk defa temizleyenlere sosyal medya ve magazin yıldızlarının paylaşımlarında rastladım. Benim çevremdeki insanlar haftada evine bir gün gündelikçi kadın gelse de evini toplayıp temizliyorlardı. Karantina günlerinde dışardan yardım gelemeyeceği için ve aile fertleri tam kadro evde olduğu için temizlik ve evin tertip ve düzeni farklılaştı elbette.

Nazife Şişman: Sanki evi ilk defa görüyormuş, evinde ilk defa kalıyormuş gibi verilen izlenim, sosyal medya performansıyla ilgili. Onun haricinde tabii ki ev şartları karantina sebebiyle değişti; evler kalabalıklaştı, temizliğin, alışverişin niteliği değişti. Tüm bunlar doğrudan ve sadece eve dair sorunlar değildi. Uzaktan iş yürütenler, işsiz kalanlar, evine ekmek götüremeyenler… Evde olma/eve sığamama meselesi, bütün bu şartların etkilediği bir durum.

Karantina sürecinde bazı insanların sürekli evde sıkıldıklarına ve sürekli dışarı çıkmak için çırpındıklarına da şahit olduk. Tarih boyunca İslam toplumlarında evin barınak olma dışındaki işlevlerini göz önünde bulundurduğumuzda, o günlerde dışarıdaki bariz tehdide rağmen evde durmak istemeyişimizin, inanç ve düşünce biçimimizle uyuşmayan mimari yapıların içinde yaşıyor oluşumuzla bir ilgisi var mıydı sizce?

Fatma Barbarosoğlu: Sorunuza uzun uzun çevre şartları, mimari anlayış, toplumsal hareketlilik üzerinden cevap vermek mümkün. Ama ben kısa yolu tercih edeceğim. Hiç dışarı çıkmadan günlerce evde yaşayan bir insanı üzerinden kilitlerseniz bir saat bile durmak istemez. Kendimden biliyorum ben günlerce dışarı çıkmadan yaşayan bir insanım. Ama elektrikler kesildiğinde asansör çalışmayacağı için ille de dışarı çıkmam gerekiyormuş gibi bir haletiruhiye içine düştüğümü şaşırarak görüyorum. Karantina günleri herhangi bir zaman dilimi değildi. Endişe ve belirsizlik hâli insanın akletme kapasitesini en aza indirir.

Nazife Şişman: Tabii ki evlerin fiziki şartları önemli. Bir balkonu ya da küçücük de olsa bir bahçesi olanlar, bunun ne üyük bir nimet olduğunu hissettiler bu süreçte. Çok elverişsiz şartlarda yaşayanlar içinse ayrıca ilave zorlukları oldu “evde kal”ma sürecinin. Karantina günleri, olağanüstü şartların prizmasında kırılmaya uğrattı pek çok meseleyi. Kimileri “evim evim, güzel evim” paylaşımlarının açtığı pencereden gördükleriyle yetindi ne yazık ki…

Toplumsal dayanışma kültürümüz bu süreçte yeterince devrede miydi? Haber kanallarında sürekli verilen sosyal yardım görüntülerinin ya da Twitter’daki tt’lerde altı çizilen güzel örneklerin arada kaynayan ve sesini duyuramayan mağdur insanlara karşı vicdanımızı rahatlatmak gibi bir tersten işlevi olmuş olabilir mi? Ne dersiniz?

Fatma Barbarosoğlu: İşini aşk ile yapan insanların örgütlediği dayanışma platformları çok güzel işledi. Yaşlı ve yalnız insanların tedirginliğini bertaraf etmeye yönelik çok iyi çalışmalar yapıldı. Ama  “siz benim kim olduğumu biliyor musunuz” demek için mevki makam işgal etmiş yöneticilerin olduğu birimlerde, beldelerde sosyal dayanışmanın sağlıklı bir şekilde sürdürülüp sürdürülemediğinden emin değilim.  Diğer taraftan vicdanı olmayan insanları hiçbir haber etkilemez. Vicdan sahibi insanlar gördükleri her olumsuz haber karşısında bunu düzeltmek için bana düşen nedir sorusunu sorar, gördüğü her güzel haber karşısında bu çorbada benim tuzum nasıl olabilir, ben yeni bir çorba kazanını ocağa nasıl yerleştirebilirim diye mesuliyet alanı inşa eder. Velhasıl herkes kendisi kadar.

Nazife Şişman: Evet, herkes kendisi kadar. Ben çok yakından tanık oldum toplumsal dayanışma örneklerine. Onların tt’lerdeki performansla bir alakaları yoktu zaten. Ama buna “toplumsal dayanışma kültürümüz” diye bir aşırı anlam yüklemekten ya da tam tersi eskiye ait kaybedilmiş bir özellik olarak görüp nostaljiye kapılmaktan yana değilim. Öğrenci evlerine bizzat yemek götüren alt orta sınıf hanımları da gördüm, terden sırılsıklam olmuş kargo görevlisine bir bardak su vermekten imtina edip, kapıya yaklaştırmayanları da.

1 Haziran’dan sonra şahit olduğumuz rahatlama neye dair bir tablo sizce? Virüs hâlâ hasta ediyor, hâlâ can alıyor, ama ilk vakanın görüldüğü günlerdeki korku, endişe ve tedbir uygulamaları yerini toplumsal bir rehavete bıraktı. Bunda ana etken ne olabilir? İnsanlar sosyal hayatından feragat etmemek uğruna birilerinin ölecek olmasına bigâne mi kalıyor? Bu şekilde toplum birilerini kurban mı veriyor?

Fatma Barbarosoğlu: İnsanlar ikiye ayrılıyor: Sorumluluk sahibi olanlar, başkalarının sorumluluk sahibi olmasını bekleyenler. Ekonomik gücü yerinde olanlar Benim hayatım devam etsin ama diğerleri “yeni normal” şartlara uyum göstersin ayak altında dolaşmasın diyor. Toplu yemekler, siyasi parti kongreleri, devasa düğünler, magazin yıldızlarının tatil beldelerindeki görüntüleri. On iki saat penceresi bile olmayan ortamda çalışıyorsunuz ve ekranınıza bu görüntüler düşüyor, sonra güvenlik görevlisi maskesiz olduğunuz için size ceza yazmaya kalkıyor. Ne hissederdiniz? Maskesiz dolaşanlara ceza yazılacak ama toplu organizasyonlar yapanlar “eğlence hakkı”nı kullanacak. Toplumsal denetimler, müeyyideler herkese aynı mesafeden yürürlüğe konmadığı sürece sağlıklı bir mesafe kaydetmek mümkün olmaz.

Nazife Şişman: Bir yakını virüsten etkilenmemiş, yakinen hastalık sürecine şahit olmamışsa pek çok kişi ta başından beri medyadaki çelişkili haberler üzerinden değerlendiriyor durumu. İşte o zaman düğün ve tatil görüntüleri, virüs ve komplo teorisi arasında kurulan irtibatla birleşiyor. Sonuçta bir tarafta temaslı şüphesi olduğu için kendini gönüllü karantinaya alanı da oluyor, kovid pozitif çıktığı hâlde hiçbir toplumsal ilişkisinden geri kalmayanı da. Bu kültür dikkate alınarak bir eğitim ve yönlendirme yapılmalıydı/yapılmalı.

Karantina süreci sonrasında hayatımıza eskisi gibi devam edebiliyor muyuz? Toplumun ruh sağlığı ne durumda sizce? Örneğin, annem ve bir kız kardeşim karantina sonrası antidepresan kullanmaya başladılar. Yine hastalığı atlatan pek çok kişide sağlığıyla ilgili takıntı derecesine varan düşünceli hâller gözlemleniyor. Bir güvensizlik hâli devam ediyor sanki. Bununla ilgili bilimsel çıktılar var mıdır? Sizlerin bu konudaki gözlemleri nelerdir?

Fatma Barbarosoğlu: Karantina günlerinin başlarında toplum eşitlendi diyenler vardı. Hayır, tam tersine toplumsal eşitsizlik keskin ve çok trajik bir şekilde derinleşti. Bu trajik yükten her birimiz kendi meşrebimize, mizacımıza göre payımızı alıyoruz.  Ölümü unutarak yaşamaya alışmıştık, ama pandemi bize ölümlü olduğumuzu hatırlatmıyor. Tam tersine yaşayamadığımız bir hayatı hatırlatıyor. Kişisel gözlemim insanların sağlıklı bir şekilde bir sohbeti yürütemiyor olması. Çok dikkat çekici bir şekilde insanlar dinleme yeteneğini yitirdi.

Nazife Şişman: Dinleme yeteneğini yitirme tespiti çok çarpıcı. Ben, hastalığı geçirenlerde bazı depresif ve fobik semptomlara rastlandığını gördüm. En ufak bir mide bulantısında hastalık hafızası sebebiyle bir haftası iptal olmuştu tanıdığım bir genç kızın. Henüz sonuçlanan çalışmalar yok belki, ama 82 yaşındaki kayınvalidemin nöroloji doktoru kendi hastaları üzerindeki etkileri kaydetmeye başladığını söyleyebilirim. Hastalığı bizzat geçirenlerde nasıl izler bıraktığı sonraki dönemlerde yapılan araştırmalarla daha net görülecektir diye düşünüyorum.

Son olarak, bu kitabın devamı gelecek mi? Okurlarınızı bekleyen yeni bir çalışma söz konusu mu?

Fatma Barbarosoğlu: Karantina Günlerinde Evin  -E Hâli, “Uzak-Yakın Sohbetler” dizisinin ilk kitabı. İkinci kitabı bitirmek üzereyiz. Allah izin verdiği ve elbette okuyucular okumaya devam ettiği sürece…

Nazife Şişman: İnşallah. “Uzak-Yakın Sohbetler” dizisi ile adı üzerinde sözlü kültüre, sohbete vurgu yapıyoruz. Ama bu sohbet, yazılı formda, kitap olarak eline ulaşıyor okuyucunun. Uzaktan çalışma, uzaktan eğitim, uzaktan alışveriş gibi uzaktan, yani dijital ortamda yapılan bu sohbet dizisinin, dönemin ruhunu da yansıttığını vurgulamak isterim.