Savaş Ş. Barkçin: “Tabiat Ana, Evren Baba”

Hayatın merkezi olan Tanrı devreden çıkınca yerine sırasıyla insan, akıl, tabiat, ideoloji ve ego geldi. Sadece felsefede değil… Edebiyatta, şiirde, mimaride, resimde, müzikte natüralizm evrenin öznesini Tanrı’dan Doğa’ya çevirdi. Tabiat kanunları keşfedildi. Bu şekilde ifade edilince varlık dini renkten arınmış oldu. Tabiat varlığın fâili, yani öznesi olarak somut işler yapan ama muğlak ve mistik bir varlık olarak tahayyül edildi.         

SAVAŞ Ş. BARKÇİN

“Ne istiyorsan Evren’den iste!”, “Herkesi aldatabilirsiniz ama Evren’i asla!” veya “Seni seviyorum, çünkü bütün Evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı!”

Böyle sözleri internette, sağda-solda çok duyuyoruz, okuyoruz. Evet, insanlar Evren’e dua ediyorlar, dileklerini iletiyorlar. Evren de güya onlara pozitif enerji veriyor, sinyaller gönderiyor; aşk, para, şans ve sağlık bahşediyor. Bu arada bazı dindarlar da modaya uyup, birinden dua isterken “pozitif enerjini gönder” diyebiliyor. Bizim gibi Batı’ya her yönüyle zebûn toplumlarda da aynı kelimenin tekrar edilmesi garip değil. Bu kelime yerine bazen özne olarak “Hayat” da kullanılıyor.

“Evren” bizim “kâinat” dediğimiz değil, başka bir şey… O yüzden ilk harfini büyük yazıyoruz. Peki, bu “Evren” de nereden çıktı? Aslında “Evren” veya “Kâinat”, Batı’nın “Tanrı” dememek için uydurduğu bir kavram.

“Tanrı” yerine ikâme edilen başka bir kavram daha var: “Tabiat Ana.” Meselâ bir meyve suyu paketinde şu yazıyı okuyoruz: “Doğa Ana ona hak ettiği saygıyı göstermenin karşılığı olarak bu güzel meyveleri bize verdi.” Tabiat Ana aslında anne olduğu için çok şefkatlidir. İnsan, Tabiat Ana’nın çocuğu, ondan besleniyor, onun sayesinde yaşayabiliyor. Yaşaması ve ölümü de Tabiat Ana’nın kanunu. Bu doğma-büyüme-yaşama-ölme çevrimine “Tabiatın Dengesi” denir ve asla şaşmaz.

Ama Tabiat Ana’ya ters yapmaya da gelmez. Yaramazlık yapınca insanoğluna tokadı basar. Yeşiller’in, çevrecilerin savunduğu da bu zaten. Zelzeleler, seller, toprak kaymaları, büyük yangınlar, yanardağ patlamaları, küresel ısınma, iklim değişikliği… Bunlar hep “Tabiatın Dengesi”nin gereğidir. Tabiat terazisinde denge bozulduğunda, ayni kefelerden biri aşağı veya yukarıya hareket ettiğinde, Tabiat Ana’nın bir fiskesiyle kefeler eşitlenir. Tabiatın Dengesi’nin liberal ekonomideki karşılığı, piyasadaki dalgalanmaları mutlaka bir şekilde dengeye oturtan mistik “invisible hand” (görünmeyen el) kavramıdır. 1970’lerden sonra çevreciliğin, çeşitliliğin ve eko-sistemciliğin yansıdığı felsefe, sosyoloji, ekonomi, işletme, mimari, müzik, edebiyat, tıp vb. birçok bilim alanının mihveri Tabiat Ana ve ilişkili kavramlara dayanan bu “rasyonel mistisizm”dir.

Tabiat Ana, aslında Eski Yunan ve Roma geleneğinden kaynaklanan modern bir mitolojidir. “Mother Nature” yani Tabiat Ana olduğu kadar, “Mother Earth” yani Yeryüzü Ana’dır da… Zaten “tabiat” kelimesinin karşılığı olan “nature” kelimesinin kökü Latince’de “doğmak” anlamındadır. Tabiat Ana da insanı ve bütün varlığı doğuran muhayyel kadın oluyor. Tabiat Ana’nın kadın olması, eski inanışlarda kadının dişilik ve doğurganlık simgesi sayıldığı içindir. O inanışlarda bolluğu temsil eden genellikle bir tanrıçadır. Kibele veya Gaya gibi… Aslında dünyanın hemen bütün kadim inanışlarında yaratıcılık dişil bir özellik… Meselâ Roma’nın resmî din olarak kabul etmesiyle beraber din olmaktan çıkmış, mitolojiye dönmüş Hıristiyanlık’ta Hazreti Meryem’e “Mother of God”, yani “Tanrı’nın Anası” denir. Hıristiyanlık’ta ilâhî düşüncenin cinsiyet ile olan ilişkisi de dikkate değerdir. Tanrı Baba, Oğul Tanrı’nın Anası (Hz. Meryem), dişil melekler ve “cherub”ler (küçük melekler) bunlardan bazıları…

Rönesans’tan Aydınlanma Çağı’na doğru Batı yavaş yavaş Tanrı Baba’yı varlığın merkezinden sürdü çıkardı, yerine Tabiat Ana’yı koydu. Seküler düşünce güçlendikçe soyut Tanrı’yı reddetti. Batı, Eski Yunan’a merak saldıkça kurumsal din yavaş yavaş devreden çıktı. Kişisel, serbest, indî bir din olarak ideolojiler ve felsefe onun yerini aldı. Nasıl Yunan mitolojisi Roma’da neredeyse ayniyle benimsenip tanrı ve tanrıçaların sadece adları değişmiş ise, Batılılar da yaratıcı olarak Tanrı Baba yerine Tabiat Ana’yı koydular. Tabiat Ana önceden doğuran olarak görülürken, giderek yaratan bir imge olarak kabul edilmeye başlandı.

Hayatın merkezi olan Tanrı devreden çıkınca yerine sırasıyla insan, akıl, tabiat, ideoloji ve ego geldi. Sadece felsefede değil… Edebiyatta, şiirde, mimaride, resimde, müzikte natüralizm evrenin öznesini Tanrı’dan Doğa’ya çevirdi. Tabiat kanunları keşfedildi. Bu şekilde ifade edilince varlık dini renkten arınmış oldu. Tabiat varlığın fâili, yani öznesi olarak somut işler yapan ama muğlak ve mistik bir varlık olarak tahayyül edildi. Bu şekilde deizmin de kapısı açıldı, çünkü Tanrı’nın baştan yaratıp kurallarını koyduğu saat gibi işleyen bir mekanizma olan doğaya artık anlık müdahale etmesi gerekmiyordu. Yani her an, her yerde sürekli yaratıp durması da gerekmiyordu. Natüralizm ise bir adım daha ileri gitti. Doğa failleştirildi. Bugün natüralizm çıplaklık kamplarında ve tabiatta hayatta kalma eğitimleri gibi anlayışlarda yaşıyor.

Hıristiyanlığın Romalaşması ile birlikte “tanrının insanlaşması” evresi başlamıştı. Rönesans ile beraber ise “insanın tanrılaşması” evresi geldi. Batı hâlâ o evrede. Batılılar bu noktada “insanın kökeni ne?” sorusuyla karşılaştılar. Buna artık temelden, yani dogmatik bir cevap veremezlerdi. O yüzden pek rasyonel bir cevap buldular. İnsan, yaratıcısız ve failsiz bir sürecin ürünüydü. Bir tesadüfler zinciri sonucunda tek hücreli bir su hayvanından sürekli metabolizmik, fiziksel, bilişsel ve duygusal bir mükemmelleşme geçirerek mevcut varlık kategorisine evrilmişti. Zaten zaman ilerledikçe her şey iyiye, doğruya ve güzele doğru evriliyordu. Peki, bunun fâili kimdi? Fail söylenmiyordu. Yani insanın kendi kendini yarattığı ima ediliyordu. Bazen de Tabiat Ana’ya işaret ediliyordu.

Evrim aslında basit, kurgusal bir hikâyedir. Giderek neredeyse bir mitoloji, bir din hâline geldi. Evrim mitolojisinin önceleri biyolojik bir teori iken giderek sosyal ve beşerî bilimlere sirayet ettiği söylenir. Bu tam olarak doğru değildir. Tam aksine, evrim teorisinin temel gayesi Batılı kafanın özellikle 1700’lerden sonra kendine yakıştırdığı bu “cebrî üstünlüğü” yani yıkıcılığı meşrulaştırmaktı. Batı bu felsefî sapkınlığı en “doğal” ve “evrensel” gördüğü biyoloji alanından başlayarak ben-merkezci ve ırkçı görüşlerine mesnet olarak kullandı. Bu yüzden evrimciliğin ilk ürününün ırkçılık olması şaşırtıcı değildir. Meselâ Darwin, kuzeni ırkçı Galton’un zekânın ırsî olduğuna dair teorisini destekliyordu. Siyah ırkın beyazlardan evrimsel olarak daha geri olduğunu söylüyordu. Onun dünya müzikleriyle ilgili gözlemlerinde bile Batı’yı merkeze koyan ve diğer kültürleri aşağılayan ifadeler çoktur. Öyle ya, beş parmağın beşi de bir miydi? Tabiat Ana’nın da her evlâdı bir değildi. Üstün-aşağı ırklar vardı, aynı şekilde üstün-aşağı düşünceler, sanatlar, devletler, toplumlar…

Kısacası evrimci bakış Batılı insanın sadece ontolojik değil, etik yönünü de belirledi. Bu “evrim etiği”ne göre, insan kurtla-kuşla aynı organizmaya sahip bir “hayvan” gibi kabul edildi. “Hayvanlar zinciri”nin veya “besin zinciri”nin en tepesinde bulunuyor. Peki, hayvanlar ne yapar? Avlanırlar ve ürerler. İşte insan da bu tabiat algısı üzerinden yeniden modellendi. Varlık zinciri aynı zamanda besin zinciri olarak anlaşılıyordu. Yani tahakküm ve temellük etme silsilesi… Böylece insan, onu kuşatan tabiatı zorla ve şiddetle dönüştüren bir “fail” olarak konumlandırıldı. İnsanın bir misyonu vardı. O da vahşi tabiatla mücadele edip onu adam etmekti. İnsanın dağların böğrünü delip tüneller, tarlaları düzleyip yollar açması bu cümledendi. Tarım da bu anlama geliyordu. İnsan toprağa baş eğdirerek, onu çizik çizik ederek, yarık yarık yararak onun efendisi olmuştu. Bunun için toprağın öz evlâdı olan yabani otu yolar, yerine toprağın üvey evladı olan bir bitkiyi ekerdi. Belki de bu gücü “cebir” olarak gören anlayışın bir uzantısı olarak, “kültür” kelimesi “toprağı ekip-biçmek” anlamına gelen Latince “colere” kelimesinden türetildi. İlginçtir, “cebrî güç” anlayışının en önemli eserlerinden olan “koloni” kelimesi de aynı kökten türetilmiştir.

Descartes’a göre insanın tabiattan koparılması “kendimizi tabiatın efendileri ve sahipleri kılmak için” idi. Francis Bacon da dünyaya tabiatı kendimize köle yapmak için gönderildiğimizi söyler. Bir moralist olan Mark bile medeniyet kavramını insanın doğaya karşı mücadelesini kazanması olarak tarif eder. Hatta 14. asırda “art” yani “sanat” kavramı da insanın Tabiat Ana’nın eserlerine mukabil kendi ürettiği eserler için kullanılan bir kavram hâline geldi.

Aydınlanma Çağı’nda insanın vazifesi tabiatı boyun eğdirip ehlileştirmek olarak görüldü, çünkü insan köleleştirmediği müddetçe kendisi köleleşirdi. 1719 yılında yayınlanan Robinson Crusoe romanı bunun güzel bir örneği. Bu eserde beyaz adam, vahşi zenci Cuma’yı evcilleştirir. Avrupalılar koloniciliği, yani sömürgeciliği hızlandırdıkları bu çağlarda köleciliği de bir “medenileştirme vazifesi” olarak sayıp güzellerler. Batı, toprağınızı elinizden alıp, sizi köleleştirip acımasızca sömürürken aslında çileli bir iş yapmaktadır. Bunun adı “beyaz adamın çilesi”dir (white man’s burden). Afrika’yı sömürgeleştirenlerden biri olan ve bugünkü Zimbabwe’nin selefi olan ve kendi adıyla anılan Rodezya diye bir devlet kuran İngiliz sömürgeci Sir Cecil Rhodes şöyle der: “Zencilerin biz onları köleleştirdiğimiz için bize teşekkür etmesi lâzım, çünkü kölelik sayesinde onları medenileştiriyoruz.” Yani beyaz adamın işi çok zordur; köleleştir, medenileştir dur.

Devamı Cins’in 2020 Mart sayısında…