Savaş Ş. Barkçin: “Anlama ve Anlatma”

Unutmayalım ki anlam, anlama, anlatma ve anlaşma hep kalp ile olur. Kavrayış kalpte başlar. İnsanların zihinlerine giden yol kalpten açılır. İnsan insana kalple bağlanır. Bizde bunun için konferans değil sohbet vardır. Çünkü konferans ağız diliyle, sohbet gönül diliyle yapılandır. Sohbetin etkisi her kitaptan, konferanstan, makaleden yüksektir. Eğer biz yenileneceksek ve âlemi yenileyeceksek işe; anlamda, anlamada, anlatmada ve anlaşmada kulluğumuzu esas kılarak başlamalıyız.

SAVAŞ Ş. BARKÇİN

Yıllardır doktora gittiğimde “kronik” hastalığım olup olmadığını sorarlar. “Şeker” derim. Doktorlar bana ciddiyetle bakarak “haaa, diyabet yani” derler. Aynı dili konuşmamıza rağmen adamlar tercüme kafasıyla hareket ederler. Hâlbuki neyi kastettiğimi bal gibi anlarlar. Ama kafa Batılı olduğu için bana “artizlik” yaparlar. Peki, niye böyle yapıyorlar? Kendilerine sorarsan “bilimsel terim şeker değil, diyabet” diye kendilerini savunurlar. Ne alâkası var? Şeker hastalığı dediğinle diyabet aynı şeydir. Hatta “diyabet” dediğin Latince’de “idrar” demektir. Hastalığın tam adı “diabetes mellitus” kelimesidir ki “tatlı idrar” demektir. Şeker gibi “şeker” hastalığı adı dururken “idrar” anlamına gelen bir kelimeyi tercih ederler. Garip değil mi?

Yıllar evvel doktor beni bir diyetisyene gönderdi. Kadın bana bir diyet listesi verdi. Baktım, orada şöyle bir ifade var: “kibrit kutusu kadar peynir.” Kadıncağıza, “buna kibrit kutusu kadar dediğiniz zaman insanlar garipsemez mi?” diye sordum. Kadın şaşırdı: “Niye garipsesinler ki?” “Çünkü bir yiyeceği kibrit kutusu ile yan yana tahayyül etmek bence biraz garip.” Kadın “çattık belâya” der gibi bana baktı. Ben onun cevabını beklemeden “hanımefendi, yanlış anlamayın. Şu diyet dilini daha sıcak hâle getirmek için arzu ederseniz siz diyetisyenlere ben bir çalışma yaptırayım. Yeni, anlaşılır, sıcak ifadeler bulalım. Yeter ki şu itici ifadeleri artık kullanmayın” dedim. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi bu cömertçe teklifim kabul edilmedi.

Ben anlatmakla ilgileniyorum, çünkü anlamla ilgileniyorum. Derdim sadece kelime, dil meselesi değil. O da çok önemli zira anlam ve anlama, anlatma ve anlaşmaya yol verir. Dil burada en önemli araçtır. O yüzden eski Yunancada “söz” anlamına gelen “logos”tan “mantık” anlamına gelen “logic” türetilmiştir. Aynı ilişki Arapça’da “nutuk” ve “mantık” kelimeleri arasında vardır. Kısacası kelimeler ve dil insanın hem kendini ifade etmesinde, hem de kendini inşâ etmesinde çok önemlidir.

Bize gelelim… Okullardaki derslerden tutun Youtube videolarına, vaaz kürsülerinden tutun siyasetçilerin nutuklarına, kitaplardan tutun makalelere kadar anlamada ve anlatmada noksanız. Anlatma sorunlarından ilki bilmemektir. Çünkü bir konuyu iyi bilmeyen iyi anlatamaz. Ama bilenlerde de anlatma sorunu olduğunu biliyoruz. Çünkü anlatmak da bir yetenek ve beceri işidir. Anlamada ve anlatmada başka bir sorun ise usûl ve üslûp sorunu… Televizyonda, videolarda konuşanlara bakın. Tartışmıyorlar, nobranca, küstahça, çirkin bir üslupta konuşuyorlar. Güzellik ne kendilerinde, ne de üsluplarında var.

Bir de dindar entellerimiz var. Bunlar da dünyaya açık havalarında kendilerini maraba gördükleri diğer inananlardan ayırıyorlar. Âyetleri, hadisleri okudukları bir-kaç Batılı filozofun kafasına uydurmakla meşguller. Alttan alta şu din derdinden kurtulma peşindeler. Kafaları “canım neyi çekerse din odur” kafası… Meselâ tefsir profesörü Kur’ân’daki kıssaların “gerçek olmak zorunda olmadığını” ifade ederken Alman teolojisine yaslanıyor. İslâm’ın aslında liberal veya demokratik olduğunu iddia edenlerin kaynağı Kur’ân ve Sünnet değil, efendi gördükleri Batı’nın uyduruk teorileri… İslâmcı abilerimizin okuma listelerinde iman ehli olanlara rastlamak neredeyse mümkün değil.

Biz ya kitabî lâflarla anlaşılmaz bir şekilde konuşuruz, ya da bize bir asırdan beri nakledilen anektodları ve ibâreleri hiç düşünmeden, kendi dersimizi çıkarmadan tekrar eder dururuz. Orta yolu bir türlü bulamadık. Çünkü orta yol akıl, izân ve insâf gerektiriyor. Çoğu insan için anlaşılmazlık bir gizem oluşturur. Konuşma veya yazı içine Batılı kavram ve filozofların isimlerini karıştırmak aslında muhatapların Batı karşısındaki aşağılık kompleksini beslemek içindir. Bu toplumumuzda her zaman işe yarar. Çünkü sağcısı-solcusu, dindarı-dinsizi kime Batı dersen akan sular durur. Batı’yı gerçekten bilmenize gerek yoktur. Batılı birkaç isim ve kelime bilmeniz yeterlidir.

Anlatmada bunların yanı sıra başka bir sorun, karşımızdakini esas almamak… Uzun cümleler, sıkıcı bahisler, kuru lâflar… Oysa hitap, muhataba göredir. Karşıdakinin anlamayacağı üslupta konuşmak bir fazilet değildir. Asıl iş, en soyut kavramları somut şekilde anlatabilmektir. “Karşımdakine nasıl olur da bildiğimi aktarabilirim?” diye kafa yoranımız azdır. Çünkü öğrendiği gibi, gördüğü gibi anlatmak, yazmak, öğretmek kolaydır. Zor olanı bir resimle, bir hikâyeyle, günlük hayattan bir olayla en soyut bir meseleyi anlatabilmektir. Bu edebe alışan bir süre sonra her bahsi karşıdakini esas alarak hazırlamaya başlar. Örnek, resim, anlatım tarzı araştırır, düşünür. Bunlar çok önemli bir çabanın ürünüdür. Elbette kişinin anlatma derdi varsa, bildiğini bildirme derdi varsa…

Anlama ve anlatmadaki bu saydığımız sorunların hepsi aslında aynı kapıya çıkar: kendini bilmemek. Karşıdakine saygı duymamak, üstünlük taslamak… Kısacası bu aslında bir ahlâk meselesidir. Zira anlatmak da her amel gibi iyi niyet ve bol gayrete dayanır. Allah için bir şeyi anlamaya çalışan ona göre gayret sarf eder. Bu gayreti sonucunda tanımayı, bilmeyi, kavramayı, anlamayı ikrâm eden Allah’tır. Bu bilgiyi elde eden bu kez onu âleme, insanlara ikrâm etmelidir.

Bilgiyi bildirmekte esas olan şey, karşıdakinin bildiğine dayanarak onu bilmediğine ulaştırmaktır. Bunun için canlandırmak, somutlaştırmak, görselleştirmek, örneklemek çok önemlidir. Allahu Teâlâ’nın, Rasûlullah’ın ve Peygamber Efendimizin vârisleri olan âlim ve âriflerin kullandığı temel üslûb; yüce hakikatleri somutlaştırmak, herkesin bildiği varlık ve olaylardan örneklerle görselleştirmektir. Allah’ın Kitâbı’nda ve hadislerde kıssaların, tabiattan örneklerin, gökyüzünün, denizlerin, bahçelerin, şehirlerin yer almasının hikmeti budur. Bizdeki mesel, misâl ve mecâz kullanımının, tahkiye ve menâkıb geleneğinin esası budur.

Anlattığımız şeylerin anlamına dikkat etmeliyiz. Meselâ sadaka taşını nasıl anlatalım? Özellikle ecdatçı biri hemen “Bakın ecdat ne harika şeyler yapmış. Ne büyük medeniyetimiz varmış” diyerek konuya girer. Uzun uzun memlekette kaç adet sadaka taşı olduğunu, çeşitlerini, bulundukları şehirleri sıralar. Gereksiz ayrıntılar verir. Sonunu da “bizi mahvettiler, bizi yıktılar” türünden yazıklanmalarla bağlar. Ama aynı kişi bir türlü sadaka taşını ilk icad eden, bu fikir ilk aklına gelen mümin veya müminenin gönül ve akıl dünyasına sizi buyur edemez. Çünkü kendinde öyle bir gönül ve akıl yoktur. Bu taşın içerdiği anlamı size gösteremez. Çünkü kendinde o anlam yoktur. Hâlbuki o ilke şu âyette zikredilir: “Eğer sadakaları açıkça verirseniz, işte o (davranışınız) ne güzel! Ve eğer o (sadakaları) gizleyerek fakirlere verirseniz artık o sizin için daha da hayırlıdır. (Böylece Allah), günahlarınızdan (bir kısmını) örter (bağışlar). Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.” (Bakara, 271)

Devamı Cins’in 2020 Aralık sayısında…