Ömer Türker: “Âdem-Havva Kıssası ve Başlangıç Sorunu Hakkında Bir Mülahaza”

İslam ümmetinin başlangıç hikâyesini kelimenin hakiki anlamıyla metafiziğe dönüştüren ve bütün anlatıyı sûfîlerin tecrübeleriyle desteklenmiş bir forma sokan İbnü’l-Arabî’dir. Gerçekten de İbnü’l-Arabî insan vüsatını zorlayacak şekilde velayet tecrübelerini derleyerek Taberî’nin tarihinde gördüğümüz anlatıyı metafiziğe dönüştürür ve her türlü müşahede verisini bu anlatının bir parçası hâline getirir.

ÖMER TÜRKER

Âdem-Havva kıssası, tek başına değerlendirilmeye elverişli değildir. Zira bu kıssa, genel olarak insanın kendisini ve yaşadığı dünyayı anlamlandıran, âlemdeki yeri ve gayesini ifade eden kapsamlı bir hikâyenin parçasıdır. İnsan bu hikâyede sadece kendisinin değil, bütün âlemin var oluş sürecini temaşa eder. Bu sebeple de Âdem ve Havva’nın yaratılışı hakkındaki değerlendirmeler, sadece insan türünün oluşum süreciyle ilgili değildir, bilhassa metafizik, kozmoloji ve dünya tarihi tasavvuruyla ilgili pek çok ayrıntıyı barındırır. Öncelikle meselenin değişik yönlerini görmemizi mümkün kılacak hususları sıralayalım.

1. Âdem ve Havva kıssası, sadece İslam’a hatta ilahî dinler geleneğine özgü değildir. Bütün kadim toplumlarda benzer içerikte bir insanlık hikâyesi vardır. Bu bakımdan kıssa, İslam’ın kadim geleneklerle irtibatının en güçlü olduğu anlatılardan biridir. Dolayısıyla bu kıssa hakkında konuşmak, sadece meşhur bir Kur’ân kıssasının tefsirinden ibaret olmadığı gibi bu mesele, kelimenin dakik anlamıyla bir tefsir meselesi de değildir. Kıssa, bir bütün olarak insanlığın hafızasını ilgilendirdiğinden sadece biyolojik bir hadise olarak ele alınamaz.

2. Birinci maddeden de anlaşılacağı üzere özelde insanın genelde var oluşun nasıl meydana geldiği sorusu, İslam medeniyetinde dinî bilimlerden felsefî bilimlere uzanan geniş bir yelpazede farklı disiplinlerin ilgi alanına girmektedir. Tefsir kitaplarında hem insanın hem de genel olarak diğer mevcutların meydana geliş sürecine ilişkin ayrıntılı açıklamalar bulmak mümkündür. Buhârî’nin “Bedü’l-halk” bölümünden hatırlanacağı üzere hadis kitaplarında da yaratılışın başlangıcına dair veriler bulmak mümkündür. Fakat bu disiplinler arasında insan ve varlık tasavvurunu belirlemesi bakımından bir disiplinin hususi bir yeri vardır: Tarih. Erken dönemden itibaren İslam tarihçileri, peygamberlerin merkezde olduğu bir dünya tasavvuru inşa etmişlerdir. Tarihçiler aslında hadisçilerle benzer bir rivayet yöntemini kullansa da hadisçilerin sahip olmadığı bir esnekliğe sahip olmuştur. Hz. Peygamber’e (s.a.v.) bir söz, fiil veya onayın nispeti, çok daha hassas sınamayı gerektirdiğinden hadisçilerin ölçütlerinden geçmesi mümkün olmayan bir rivayet tarih kitaplarında yer alabilmiştir. Nitekim Taberî’nin (ö. 310/923) tarihinde mütekâmil bir başlangıç hikâyesi bulunmaktadır.

3. İnsanın ve varlığın başlangıcına ilişkin hikâyeler, sadece rivayet yöntemini kullanan disiplinlerde değil, aynı zamanda nazarî bilimlerde de mevcuttur. Hatta nazarî düşünce geleneğinin bu hususta tahmin edilenin ötesinde bir verimliliğe sahip olduğu görülür. Çünkü aklî bilimlerden metafizik, varlığın genel yüklemleri ile Tanrı’nın zâtı, sıfatları ve âlemle ilişkisini ele alan ontoloji ve teoloji bölümleri, esas itibariyle var olmanın ne anlama geldiğini, var olanların nasıl çoğaldığını ve mevcutların varlık tarzı bakımından nasıl farklılaştığını ortaya koymayı amaçlar. Özellikle teoloji bölümü, tamamen başlangıç sorunu üzerine yoğunlaşarak her şeyden önce neyin var olduğunu ve diğer bütün mevcutların hangi sıradüzeninde var olduğunu sorar ve bu soruya verdiği cevap doğrultusunda var oluşun anlamını belirler. Bu sebeple metafizik, tarihsiz bir kozmoloji inşa ederek mevcutların tabakalarını, bu tabakalar arasındaki ilişkinin keyfiyetini ilk mevcuttan son mevcuda kadar açıklar. Bu açıklamada insanın hususi bir yeri vardır. Zira insan, neredeyse bütün metafizik geleneklerde, mevcutlar silsilesinin sonunda bulunur ve varlık anlamının çoğalma sürecinin gayesini ifade eder. Burada gaye, sadece sonda olmayı değil, başlangıçtan sona uzanan zincirin tekrar yükselerek başa dönmeye imkân verecek şekilde kıvrılıp insan fertlerinin çabasına kendisini bırakan bir yetkinlik gücünü dile getirir. Yani insan varlık zincirinin sadece son halkası değil, bütünleyici halkasıdır. Metafizik gelenekler, bu mevcutlar derecelenmesini farklı tarzlarda oluşturmuştur. Meşşâî geleneğin sudurcu şeması, zaman üstü bir yapıya sahiptir ve zaman içindeki değişimlere karşı öylesine korunaklı inşa edilmiştir ki tuhaf şekilde bütün dönemlerin bilimsel açıklamasına uyarlanma imkânını barındırır. İslam düşünce tarihinde pek dikkat çekmemiştir ama Fârâbî’nin insanın ve dilin başlangıcına ilişkin orijinal bir anlatısı vardır. Zamansız kozmolojiye insanın, dilin ve toplumun tarihini dâhil etmek, cesurca bir teşebbüstür ve bu durum, Fârâbî’ye insan hakkında yeni bir başlangıç hikâyesi oluşturma imkânı vermiştir. Kelam geleneğinin açıklaması, Tanrı ve âlem arasında keskin bir ayrım yaparak ilahî iradenin âdetini anlamayı amaçlar ve mevcutlar arasında herhangi bir zamansal sıralama ve hakiki bir derecelendirme öngörmez. Kelâmcılar daha ziyade Müslüman kamuoyunun umumi kabullerinin kesin bir savunusu yapılabilir teorik altyapısını oluşturmayı amaçlıyor görüntüsü verir. Bu sebeple de tarih ve hadis kitaplarında anlatılan başlangıç hikâyeleri kelâm kitaplarında yer almaz hatta kelâmcı hassasiyetiyle bakıldığında son derece tartışmalı hâle gelir. Vahdet-i vücudcu sûfîler, bütün gelenekler içinde hususi bir yere sahiptir. Zira İslam ümmetinin başlangıç hikâyesini kelimenin hakiki anlamıyla metafiziğe dönüştüren ve bütün anlatıyı sûfîlerin tecrübeleriyle desteklenmiş bir forma sokan İbnü’l-Arabî’dir. Gerçekten de İbnü’l-Arabî insan vüsatını zorlayacak şekilde velayet tecrübelerini derleyerek Taberî’nin tarihinde gördüğümüz anlatıyı metafiziğe dönüştürür ve her türlü müşahede verisini bu anlatının bir parçası hâline getirir. Bu bağlamda İbnü’l-Arabî’nin metafizik anlatısı, Fârâbî’nin başlangıç hikâyesinden kökten şekilde farklılaşır. Fârâbî’nin anlatısı antropolojiktir, İbnü’l-Arabî’nin anlatısı ise metafizik ve efsanevîdir.

4. Âdem-Havva kıssasının unsurları, daha bütüncül başlangıç hikâyelerinin karakterlerine göre yorumlanır. Taberî’nin anlatısı, genel olarak kutsal kitaplardaki anlatının ayrıntılandırılmış hâline tekabül eder. Vahdet-i vücudcu metafizikçiler, Âdem ve Havva’yı sadece kişi olarak dikkate almaz, aynı zamanda metafizik ilke olarak da kabul eder. Öte yandan Fârâbî’nin başlangıç hikâyesi, fert olarak insan figürünü esas almaz, daha ziyade topluluk olarak insanların yetkinleşme sürecini dikkate alır. Mutezile ekolü mensupları dilin kaynağına ilişkin tartışmalarında Âdem-Havva kıssasını sembolik bir anlatıya dönüştürürler. Dahası, Ehl-i sünnet kelamcılarının çoğu da bilgide kesinlik şartının arandığı tartışmalarda bilinmezci bir tavır sergileyerek Âdem kıssasının sembolik yorumuna kapı aralarlar. Dolayısıyla insana ilişkin anlatılar, farklı bağlam ve seviyelerde farklı değerlendirmelere konu olur. Bu sebeple İslam düşünce geleneğinde yeknesak bir tavır arayışı yanıltıcıdır, hikâyede bulunan unsurlar farklı yorumlara konu olabilmektedir.

5. Bütün farklı yorumlara rağmen Âdem ve Havva kıssasını içeren başlangıç hikâyelerinin tamamının ortak bir özelliği vardır: İnsanın bilinç eksikliğini ikmal etmeleri. İnsanın tarihi arayışı tuhaftır. Sadece fertler değil, bir bütün olarak insanlık, diğer karelerle irtibatı bilinemeyen bir film karesi gibidir. Evet, her birimizin birey olarak başlangıcı ve sonu vardır ama akışın bütününde nerede olduğumuza dair bireysel bir kanaatimiz yoktur. Sanki boşlukta var olan, geçmiş ve gelecekle teması olmayan bilinç parçaları gibiyiz. Bu sebeple bilincimiz sürekli tamamlanmaya ihtiyaç duyar. Farkında olalım veya olmayalım bu tamamlanma ihtiyacı, bizi, var oluşun anlamına dair sürekli bir meraka sevk eder. Sadece bu ihtiyaç nedeniyle bile, insanın bilgi arayışını maddî dünyayla veya duyusal olarak tecrübe edilen cisimler dünyasıyla sınırlamak kadar insan aklına ters ve insan olmaya aykırı bir tavır olamaz. Bizler, bedensel eksikliğimizi başka cisimlerle tamamlayabiliriz. Fakat başlangıç hikâyelerinin telafi etmeyi amaçladığı eksiklik, saf bilinç veya şuur eksikliğidir. Bu eksiklik, ancak saf bilinci ikmal edebilecek bir bilgiyle tamamlanabilir. Dolayısıyla başlangıç hikâyeleri, karın doyurmak için değil, aklı yetkinleştirmek içindir.

Devamı Cins’in 2021 Ocak sayısında…