Mertol Tulum: “Tarih-i Ebü’l Feth, Yalın ve Sanatlı Dil Malzemesiyle Osmanlı Tarih Yazıcılığında Bir İlk Adımdır”

Tursun Beğ’in eseri bir geçiş aralığının ürünüdür. Bir yandan öz dilinin kaynaklarına genişçe yer verir, onun deyiş, deyim ve seslerini duyurur, öte yandan “Yazıcı” diye anılmasına duyduğu tepkiyi dile getirircesine bilgi dağarcığındaki yabancı söz üyeleri ile anlatım araçlarını pervasızca ortaya saçar. Bu dil, ileride Gelibolulu Mustafa Âlî’nin niteliklerini ayrıntılı olarak anlatıp örneklerini sergileyeceği bir süslü yazı diline hem özlem, hem evrilme olarak görülebilir. Dil artık araç olmaktan çıkacak amaç hâline dönüşecektir.

SÖYLEŞİ: SİBEL KILIÇ

Prof. Dr. Mertol Tulum’la yakın zamanda tenkitli neşrini Ketebe Yayınları için hazırladığı Tursun Beğ’in büyük eseri Tarih-i Ebü’l Feth’i konuştuk. Eserin Osmanlı tarih yazıcılığı içinde teşkil ettiği önemi, kendinden sonra gelen tarihnamelerii nasıl ve ne yönden etkilediğini Cins’e anlatan Mertol Tulum, Tarih-i Ebü’l Feth’in Fatih dönemi için birinci elden bir kaynak olduğunun altını çizdi.

Tarih-i Ebü’l Feth, tarihnameler içinde nasıl bir yerde duruyor, özellikleri, farklılıkları nelerdir ve bu metin kendinden sonraki tarihnameleri nasıl etkilemiştir?

Tarih-i Ebü’l-Feth,adından da anlaşıldığı gibi, İstanbul’un fethinden sonra “Fatih” ve “Ebu’l-feth” ( Fetih babası) unvanları ile anılacak olan Sultan II. Mehmed’in hükümdarlık döneminin bir görgü şahidinin eliyle yazıya dökülmüş tarihidir. Tursun Bey’in eseri, yazılış tarihi bakımından, Sultan Bayezid’in yakın ilgi ve destekleriyle başlayan Osmanlı tarih yazıcılığının ilk örneği sayılan ve anonimler ile yakın benzerliği bulunan Âşık Paşaoğlu’nun Tevârîh-i Âl-i  Osmân‘ ı ile bir dünya tarihi niteliği taşıyan Neşrî’nin Cihânnümâ‘sı arasında yer alır, ancak onlardan birçok yönden farklıdır. Her şeyden önceTarih-i Ebü’l Feth, Sultan Fatih dönemi için birinci elden kaynaktır. Yazarın, bizzat katıldığı gaza ve fetihleri aktardığı satırlarda verdiği çok yönlü ayrıntı, başta Kemal Paşa-zâde olmak üzere, kendisinden sonraki birçok tarih yazarınca alıntılanmış, kullanılmıştır. Tarih-i Ebü’l-Feth dili bakımından da diğerlerinden farklıdır. Divan kâtipliği görevinde bulunması yüzünden çağında “yazıcı” ve “kâtip” unvanlarıyla anılmış olmasına karşılık, Tursun Bey’in eserinde kullandığı dil, Âşık Paşaoğlu’nun gününün konuşma dili ile halk destanı tarzındaki anlatım tarzından, Neşrî’nin anonimlerin devamı sayılabilecek yalın ve açık dilinden çok farklıdır. Yer yer canlı halk deyim ve deyişleriyle konuşma dilinin varlığını yansıtan bu dil, bir yandan da kültür ve bilgi dağarcığının genişlik ve zenginliğini ortaya seren malzemesiyle daha çok gününün okumuşlarına seslenir ve bir iddiayı yansıtır. Bu özellikleri ve daha birçok yönü ve yanıyla Tarih-i Ebü’l-Feth Osmanlı tarih yazıcılığında bir ilk adım ve ilk örnek sayılır.

BİR ESERİN BİRDEN ÇOK NÜSHASININ OLMASI, O ESERİN YAZILDIĞI ZAMAN DİLİMİNDE VE SONRAKİ YÜZYILLARDA GÖRDÜĞÜ İLGİYİ GÖSTERİR

Bir eserin birden fazla nüshasının olması o eserin önemi hakkında bizlere neler söylüyor? 

Bir eserin birden çok nüshasının olması onun gerek yazıldığı zaman diliminde, gerekse sonraki yüzyıllarda önemli bulunması/sayılması ile doğrudan ilişkilidir. Kitapların yazılarak çoğaltıldığı eski zamanlarda yazma işlemi genellikle güzel yazı yazanların işi idi. İlk nüshası yazarının el yazısıyla oluşturulan bir eser, genellikle, başta hükümdar olmak üzere, bir ileri gelen devlet adamına sunulacaksa, “hattat” denilen bir yazı ustasına yazdırılır, elverdiği ölçüde süslenip bezenir, ciltlenirdi. Bu, olağan olarak masraflı bir işti, dolayısıyla her yazarın altından kalkabileceği bir yük değildi. Bununla birlikte bir devlet büyüğüne sunulmuş bir eserin karşılığı çok zaman “caize” denilen hatırı sayılır bir bağış olurdu. Bu yüzden saray kitaplığı ile vezir ve paşa kitaplıklarını dolduran eserlerin çoğu bedeli ya bağış olarak verilmiş, ya satın alınmış, ya da yazdırılmıştır.

Ek olarak, birkaç nüshası olan bir eserin tenkitli basımını hazırlamak nasıl bir çalışmayı gerekli kılıyor, bize kısaca bahsetseniz.

 Bu tür bir çalışma, kütüphane ve katalog taraması ile elde bulunan nüshaların belirlenmesi, bunların tek tek değerlendirilmesi ile tarihlendirilmesi, sonra taşıdıkları farklılıklara göre öbeklenmesi, daha sonra -varsa- zaman içinde yapılmış eklemelerin, bunun yanı sıra çoklukla cilt dağılmasından ileri gelen düşmeler yüzünden ortaya çıkan eksiklerle yeniden ciltlenme sırasında meydana gelen sayfa karışıklıklarının ortaya çıkarılması ile başlayan bir ön çalışmadan sonra adım adım yürünmesi gereken bir okuma ve anlama çabasıdır. Birkaç nüshası olan bir eserin tenkitli basımını hazırlamayı bir arkeolojik kazı alanı üzerindeki çalışmaya benzetmişimdir Ön bulgularla başlayan uzun süreli ve soluklu, önce dikkat ve özen, sonra kılı kırk yararca, küçücük bir buluntu ve kalıntının bile bozulup kaybolmasından duyulan bir endişe ile sakına çekine adım adım yürünen bir gidiş. Metin arkeolojisi sayılan böylesi bir çalışma “metin bilimi” de denilen filolojinin olmazsa olmazı sayılır. Hiç kuşkusuz bu, oldukça uzun süreli bir hazırlıkla sağlanabilecek bir birikim ister. Bu çalışmanın hele “metin tamiri” (emendation) dediğimiz yönü, bilgi ve birikimden çok bir yatkınlık, bir hüner sayılmıştır. Bu da, olağandır ki, uzun uğraş ve çabalarla elde edilebilecek bir niteliktir. Ömrünü metin neşrine adamış bir akademisyen olarak benim eski metin neşirleri karşısındaki tenkitçi duruşum, yayımlayanların anlamadan bugünkü alfabenin harflerine aktardığı yalan yanlış okunmuş metinlerin işe yaramaz, kullanılamaz oluşlarıyla ilgilidir. Bir eski metni doğru okuyabilme ile doğru anlayabilmenin yolu yordamına dair yazageldiklerim ülkemizde bugüne kadar yerleşememiş bir anlayışa duyduğum özlemle bu konuyu neredeyse bir alfabe konusuna indirgemeye çalışanlara karşı gösterdiğim tepkidir. 

Eserin nüshalarından bahsederken Sultan Bayezid’le ilgili bir bölümün Ayasofya nüshasında bilinçli bir şekilde dışarıda bırakıldığını belirtmişsiniz. Müstensih kopya ettiği eseri mekâna ve zamana göre yeniden inşa edebiliyor muydu? Müstensihler bugünün editörleri gibi metin üzerinde söz sahibi miydiler?

Evet, Tarih-i Ebü’l-Feth‘in eldeki nüshalarından birinde diğer nüshalara göre bir eksiklik bulunmaktadır. Bu eksiklik nüshanın yazılışı sırasında bile isteye yapılmış bir atlamadan kaynaklanır ve tabii ki ilgi çekicidir. Eser, daha önce söylediğimiz gibi, Sultan Fatih döneminin tarihi olmakla birlikte, yazar eserinin sonuna Sultan II. Bayezid döneminin ilk yedi yılındaki askeri faaliyetlerin bir kısmını da eklemiştir. İşte bu ek bölümde Kili ve Akkerman’ın ele geçirilmesinin anlatıldığı satırların sonunda Tursun Bey bir dostlar meclisindeki konuşmayı nakleder ve bu konuşma sırasında, adını vermediği ancak “bir nev-cevan” (yeni yetme, genç) diyerek andığı birinin “rütbece mecliste bulunanların reisi idi” dediği kişinin bu seferi ve kazanılan başarıyı övgüsüne karşılık sultanın gaza ve fethe rağbetsizliğini dile getiren sözlerini aktarmakta ve yorumlamaktadır. Kuşkusuz Tursun Bey’in bu satırları dolaylı bir tenkitten, dolayısıyla kendi görüş ve düşüncesini aktarmaktan başka bir şey değildir. Tarih-i Ebü’l-Feth Sultan II. Bayezid’in buyruğu ve isteği ile yazılmış olmamakla birlikte, bu nüshanın en azından hükümdara sunulmak üzere yazarının henüz sağ olduğu bir zaman diliminde yazdırılıp hazırlanmış olması, ihtiyat yolunun seçilmesini gerekli kılmış, böylece yaklaşık bir sayfalık bir metin bölüğü yok sayılarak atlanmıştır.

Sorunuzun müstensih davranışı kısmına gelince: Hiç bir müstensihin benzerini yazdığı (çoğalttığı) eseri zaman ve mekâna göre yeniden yeniden inşa etmesi söz konusu olamaz, olmamıştır da. Hele yazarının henüz hayatta olduğu sırada bunu yapması, yapabilmesi söz konusu olamazdı. Örneklerin sınırladığı bir çerçevede şu söylenebilir: Kimi müstensihlerin yaptıkları, yalnızca, oldukça eski tarihlerde yazılmış eserlerin kopyasını çıkarırken zamanının yazı dilinde kullanılmaz olmuş -kendince eski- kelimeleri değiştirmek olmuştur.

Bugünün editörleri metin üzerinde gerçekten söz sahibi midirler? Bunu bilmiyorum. Ben böyle bir yetkiyi vermem ve vermedim. Editör -eski olsun, yeni olsun- bir metin üzerinde yapılmasını/yapmayı düşündüğü/istediği düzeltme ve değiştirmeleri yazarına bildirip olurunu almadan/gerekçeleriyle birlikte açıklama koymadan söz sahibi olmalı mıdır? Tartışmalı ve tartışılmalı!

MÜSTENSİHİN DENETÇİSİ, EĞER HAYATTA İSE, YAZARIN DOĞRUDAN KENDİSİDİR

Eyvallah Hocam. Peki, bir müstensih bir eseri kopya ederken onu denetleyen, teşvik eden bir kurum ya da kişi oluyor muydu?

Müstensihin denetçisi, eğer hayatta ise, yazarın doğrudan kendisidir. Üzerinde çalıştığım metinlerden Tazarru‘-nâme‘nin şöyle bir hikâyesini ortaya çıkarmıştım. Sinan Paşa müsveddesini bir hattata verip yazdırmış, sonra bu nüshayı okurken belirlediği eksikleri ve atlamaları eklemiş, bu arada değiştirmeler yapmış, eserine son şeklini vermek istemişti. Ama elde müsveddesinden çoğaltılan nüsha/nüshalar da olduğu için, bunlar üzerinde yaptığım incelemede kendisinin de gözünden kaçan eksikler görmüş, birden çok nüshalı yazmalarla ilgili çok ilgi çekici sonuçlara ulaşmıştım.

Müstensihleri teşvik eden kurum var mıydı? Bilmiyorum. Ama müstensihler yazı ustalarıydı, geçim kaynakları yazdıklarından kazandıklarıydı. Tanınmış olanları şüphesiz teşvike gerek olmadan iyi gelir elde etmekteydi, çünkü yazdıranlar varlıklı kesim insanlarıydı; bunlar da, bugünün paralı koleksiyonerleri gibi, elde etmek etmek istediği değerli parçaya iyi para vermekteydi.

TURSUN BEĞ YÜKSEK TAHSİLLİ VE ÜÇ DİLLİ BİR OKUR -YAZARDI

Tarih-i Ebu’l Feth’in yazarı Tursun Beğ kimdi ve Tarih-i Ebü’l Feth gibi bir eseri yazacak kadar önemli olayları müşahede etme imkânını nasıl elde etmişti?

Tursun Bey yaşadığı dönemde “Yazıcı” ya da “Kâtip” lakabıyla tanınmış yüksek tahsilli, üç dilli bir okur yazardı. Asıl adının “Tûr-ı Sînâ” olduğunu yazar. Merhum Halil İnalcık Hoca’nın Bursa kadı sicillerinden elde ettiği bilgiye göre babası Sultan I. Murad döneminin ünlü kumandanlarından Firuz Bey’in oğlu Hamza Bey’dir. Dedesi Firuz Bey Anadolu beylerbeyliğinde bulunmuş önemli bir devlet adamı olduğu gibi amcası Cebe Ali Bey de İstanbul’un fethi sırasında Bursa sancağı beyi idi. Açıkçası Tarih-i Ebu‘l-Feth yazarı devlet hayatında önemli görevler üstlenmiş, hanedana yakın bir bey ailesi üyesi idi, kendisi de önemli görevler üstlenmiş, devlet defterdarlığına kadar yükselmişti.

Tursun Bey on iki yıl süreyle Sultan Fatih’in ünlü, ama hayatı acı bir sonla noktalanmış talihsiz veziriazamı Mahmud Paşa’nın yanında divan kâtibi olarak görev yaptı. Bu yıllar içinde onunla birlikte bütün seferlere katıldı. Yapılanın, olan bitenin, yaşanan hikâyelerin, bu hikâyeleri yazanların canlı şahidi oldu. Tursun Beğ, kimi savaşlara bizzat katıldı. Eski savaşların katılmış olan için o gerçek heyecan kaynağı sahnelerini birebir yaşadı. Bu yüzden dili ve anlatım tekniği kimi yerde heyecan fırtınalarını aktaran titreşimlerle yüklüdür; tıpkı eski bir asker olan Kemal Paşaoğlu’nun dilinde olduğu gibi.

Tursun Bey’in eseri, okuyan için bir tarih kaynağının en ilgi çekici yönü olan ayrıntılarla doludur. Kişiler, nesneler, yöreler, iklimler ve de olaylarla ilgili bu ayrıntı bazen o kadar sürükleyicidir ki okuyanı içine çeker, alır, zaman ötesine taşır. Fetih’ten hemen sonra artık “Fatih”  unvanıyla anılacak olan Sultan Mehmet ile birlikte çıktığı Ayasofya kubbesinde işittiği onun ağzından dökülen ünlü Farsça beyti naklederken aktardığı hüzünle, bu ünlü kilisenin o anki özelik ve niteliklerini aktardığı beğeni tadında satırlarla özellikle yaptığı tasvirler arasında en ilgi çekici olarak görülen boğaz tasviri çok gerçekçi, çok canlıdır.

TARİH-İ EBU’L FETH’İ YAZARKEN TURSUN BEĞ’İN İLK VE TEK KAYNAĞI GÖRDÜKLERİ VE BİLDİKLERİDİR

 Tursun Beğ eserini ne sultana ne de devrin herhangi bir büyüğüne atfetmemiş. Eseri yazarken herhangi bir teşvik görmediğini de belirtmişsiniz siz kitapta. Peki, Tursun Beğ bu eseri tam olarak neden yazmıştı, kimlerden ilham almıştı?

Tursun Bey, kimilerinin dayanaksız söylemlerinde dile getirildiği gibi, “Sultan Fatih’in tarihçisi” değildir. Eserini onun adına yazmadığı gibi, Tarih-i Ebü’l-Feth‘i sonraki Sultan II. Bayezid’in buyruğu üzerine de kaleme almamıştır. Sultan II. Bayezid’in tarih yazıcılığını teşvik ettiği bilinmekle birlikte, Tursun Bey’den böyle bir istekte bulunduğuna dair bilgiye sahip değiliz.

Onun söylediği şudur: “… ama ‘Her kap içindekini sızdırır.’ hükmü uyarınca, yaradılışta olanın ortaya çıkıp görünmesi tabiatın gerekliği imiş ve nimete karşılık şükür de şeriatın vaciplerindendir. İster istemez … ‘Eser yazan tenkide açık bir hedeftir.’ okundan sakındım ve özümü nesir yazarlarının sıralandıkları diziye soktum.” Şu sözlerinden açıkça anlaşıldığı üzere, Tursun Beğ tarihini başta sultan olmak üzere, herhangi bir devlet adamının isteği üzerine kaleme almış değildir. Kısaca söyleyecek olusak, Tursun Beğ’i yazma yoluna yönlendiren sebepler, dağarcığındaki bilgi ile yaradılışındaki kabiliyet, bir de erdiği nimetlere karşı özünü kaplayan şükretme duygusu ile görüp yaşadıklarını aktararak tarihe kayıt düşme kaygı ve düşüncesidir.

Tursun Bey’in ilk ve tek kaynağı kendisi, kendi bildikleri, gördükleri ve tanıdıklarıdır. Sözünü ettiği tek yazılı kaynak Tuslu Nasîrüddîn’in Ahlâk-ı Nâsırî adlı eseridir. Eserinin giriş bölümünde söz konusu eserden özetleyerek, sultanların ne gibi ahlâk değerleri taşımaları gerektiğini açıklar, bu arada bazı tarihî hikâyeler nakleder. Bu satırların öncesinde ise, yönetici ve yöneticiliğin önemini vurgular, saltanat kurumunun gerekliliği anlatır, ayrıca yaratıklar içinde insanın yeri, toplum hâlinde yaşamanın zorunluğu, çeşitli insan topluluklarının var olduğu gerçeği, toplum düzeninin kurulması ve yaşatılması gibi ilgi çekici konulara değinir. Bu bölüm benzeri hiçbir eserde bulunmayan bilgi ve görüşleri kapsar.

OSMANLI’DA TARİH YAZICILIĞI SULTAN II. BAYEZİD DÖNEMİNDE BAŞLADI

Osmanlı’da tarih yazıcılığı nasıldı? Tarih yazıcılığı çoğunlukla devlet eliyle mi teşvik ediliyordu yoksa kişilerin kendi bireysel çabalarıyla yazdığı eserler de var mıydı?

Osmanlı’da tarih yazıcılığı Sultan II. Bayezid döneminde başlamış, anonim Tevarih-i Âl-i Osmanlar yanında Âşık Paşaoğlu, Tursun Bey ve Neşri’nin kendi girişimlerinin ürünü olan tarihleri İdris-i Bitlisî ve Kemal Paşaoğlu’nun aynı sultanın buyruğu ile kaleme aldıkları tarihler izlemiştir. Bu iki tarih devlet eliyle yazdırılmış ilk tarihler sayılır. Bu arada şehnamecilik geleneği sürdürülmüş, bu gelenek XVI. yy.da Kanuni’den itibaren sürekli bir devlet hizmetine dönmüştür. XVII. yy.ın ilk yarısında şehnameciliğin son temsilcileri İbrahim Mülhemî ile ünlü süslü nesir yazarı Nergisî’den sonra resmî tarihçilik sayılan vak’anüvislik XVIII. yy. başında Amcazâde Hüseyin Paşa’nın sadrazamlığı döneminde yeni bir kurum olarak ortaya çıkmış ve giderek gelişme gösterip belgeye dayalı geniş çaplı tarih çalışmalarına dönmüş, bu süre içinde önemli eserler kaleme alınmıştır. Bu durum bağımsız tarih yazıcılığı için hiçbir zaman engelleyici olmamış, dolayısıyla yüzyıllar boyunca bu nitelikte; aralarında tür, düzenleniş, işleniş, dil ve üslup farkları bulunan çok sayıda ürün ortaya çıkmıştır.

Devlet eliyle yazdırılan ve bireysel çabalarla yazılan metinlerin edebi özellikleri ve bilgi anlamında güvenilirlikleri arasında nasıl farklar vardır?

Tarih yazarlığı ister devlet görevi olarak yapılsın, isterse bağımsız girişim sonucu gerçeklessin, her şeyden önce bilgi, yetenek, dahası hüner gerektiren bir iş sayılmıştır. Vak’anüvislerin zamanlarının en ünlü nesir yazarları arasından seçilmeleri bu yüzdendir. Bunların kullandıkları dil “inşa” denilen bir tür nesrin bütün özelliklerini taşır. Bu dil süslü nesrin tüm araçlarını barındırır, gününün konuşma dilinden çok farklı, üç dilin anlatım araçlarıyla biçimlenmiş tam anlamıyla yapma bir dildir. Bağımsız tarih yazarları arasında da böyle bir dil kullananlar çoğunlukta olmakla birlikte, daha yalın, konuşma diline göre anlatım imkânları daha gelişkin, okur-yazarların diline oldukça yakınlaştırılmış metinler de üretilmiştir. Bunların barındırdıkları bilgi yükleri ile bu yüklerin güvenilirlikleri, ayrıca olaylar ve kişiler üzerine yapılan gözlem sonuçları ile yorumların farklı olması son derecede olağandır. Yandaşlık ve karşıtlık eksenleri ile karşılaşılan toplum olayları yanında kişilerin kendi yaşadıkları karşısındaki psikolojik etkilenmelerin yansımalarının göz önünde bulundurulması, çeşitli tarih metinlerinin inandırıcılık ve güvenilirliklerinin belirlenmesinde dikkate alınması gereken değerlendirme ölçüleridir. Şunu da ekleyelim: Dikkatli bir tarih okuyucusu en yandaş görünen yazarların kaleminde bile abartılı bir övgü içine ustaca sokuşturulmuş ince bir yergi, kimi zaman ince, kimi zaman kalın bir edebî örtü altına gizlenmiş çok ilgi çekici beklenmedik hüküm ve görüşler bulabilir.

SÜSLÜ NESİR ÖRNEKLERİYLE BİRLİKTE DİL ARAÇ OLMAKTAN ÇIKIP BİR AMAÇ HÂLİNE GELDİ

Bir tarih metni olarak edebi özellikler barındıran ve sanatlı söyleyiş gayesi taşıyan Tarih-i Ebu’l Feth ve ona benzer metinlere baktığımızda, bu metinlerin yazıldığı o dönemde “yazı”nın yaşadığımız bu döneme kıyasla nasıl farklı bir görevi vardı? Her türden metinde gözlemleyebileceğimiz bu güzel yazı yazma ve sanatlı bir ifade ortaya koyma gayretinin sebebi neydi sizce?

Yazı her zamanda ve her dönemde insan için hem bir anlaşma aracı, hem de duygu, düşünce ve yaşadıklarının aktarımı için bir aracı olmuştur. Ne var ki bu aracı kendi gelişme tarihi içinde bin bir değişimle başka başka görünümler kazanmış, bir yandan gelişmiş, bir yandan da başkalaşmıştır. Dilimizin “Osmanlı Türkçesi” dediğimiz aralığında yazı dili, bu değişim ve başkalaşım yönüyle konuşma dilinden çok ayrı bir yatakta akmış, yapıları bütün bütüne farklı iki yabancı dilden alınma sınırsız sayıda kelime, kelime öbeği ve kimi kurallarla yapma bir dil niteliğine bürünmüştür. Yazı dilindeki bu akış XVI. yüzyıla kadar oldukça yavaş olmuş, özellikle XIV. ve XV. yüzyıllarda gerek kendi öz gramer yapıları, gerekse anlatım sınırları gelişmiş zengin bir konuşma diline dayanan söz dağarcığıyla çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunlar arasında anonim tarihlerle Âşık Paşaoğlu ve Neşrî tarihleri de yer alır. Tursun Bey’in eseri bir geçiş aralığının ürünüdür. Bir yandan öz dilinin kaynaklarına genişçe yer verir, onun deyiş, deyim ve seslerini duyurur, öte yandan “Yazıcı” diye anılmasına duyduğu tepkiyi dile getirircesine bilgi dağarcığındaki yabancı söz üyeleri ile anlatım araçlarını pervasızca ortaya saçar. Bu dil, ileride Gelibolulu Mustafa Âlî’nin niteliklerini ayrıntılı olarak anlatıp örneklerini sergileyeceği bir süslü yazı diline hem özlem, hem evrilme olarak görülebilir. Dil artık araç olmaktan çıkacak amaç hâline dönüşecektir.

BEYLİKLER DÖNEMİNDE BÜYÜK GELİŞME GÖSTEREN KONUŞMA DİLİMİZ, FARSÇA KARŞISINDA ANADOLU’DA VERDİĞİ MÜCADELEYİ KAZANAMADI

Bugün konuştuğumuz dilin inşacıları olması bakımından özellikle Eski Anadolu Türkçesi dönemi yazarlarının önemi, Osmanlı’nın Fatih ve Kanuni gibi parlak devirlerinde kavranmış mıydı? Devletin halkın diline karşı tavrı nasıldı?

Önceki sorunuzda kısaca değindim. “Eski Anadolu Türkçesi” dediğiniz dönem, Türkiye Türkçesi’nin, XV. yy. ortalarına kadar varlık ve gelişimini yüz elli senelik bir zaman diliminde metinlerle izleyebildiğimiz ilk dönemidir. Oğuz boylarının konuşma diline dayanan bu dönem dili zengin bir halk edebiyatına dayanan ve daha XI. yy.da Divanu Lugâti‘t-Türk‘te örnekleri görülen bir edebi geleneğin mirasçısı idi. Bir şehirli dilinden çok, göçebe Oğuz boylarının Dede Korkut hikâyelerinde zengin ayrıntılarla dile getirilen günlük yaşamları ile sürekli vuruşma ve kapışma isteyen ayakta kalıp varlığını sürdürme sahnelerini anlatmakta aracılık eden bu dil, hiç şüphesiz yaşananlar ölçüsünce sevinç, acı, umut, umutsuzluk, sevgi, nefret gibi her türlü duyuşu ve duyguyu yansıtma seslerine ve araçlarına sahipti. Anonimler ile yazarları belli ilk tarihlerin dili işte böyle bir dilin zengin örnekleri ile doludur. Beylikler döneminde büyük gelişme gösteren bu konuşma dilimiz ne yazık ki edebî bir dil olarak çok önceleri gelişip parlak eserler vermiş olan Farsça karşısında yeni vatan Anadolu’da verdiği mücadeleyi kazanamadı. XV. yy.da Sultan Fatih döneminin ünlü yazar ve düşünürü Sinan Paşa’nın, sesi, yüz yıllar boyunca göçebe anaların ninnilerinde güzellik kazanmış olan bu gerçekten güzel dili edebileştirme çabaları sonuç vermedi ve yüz yıllarca sultan sarayları dâhil her yerde günlük dil olarak kullanılan bu dil, iç ve dış gelişmelerle gelişe başkalaşa günümüze ulaştı. Edebî mahfillerin tercihi olan dil de bizimdi ve kulanıldı, ama karma idi ve toplumun büyük kesimlerince ne anlaşılmış, ne de benimsenmişti. Büyüsü kayboldu, buğusu silindi. Bugün yalnızca hatırası yaşayan, diriltilmesine hiç de gerek olmayan hafıza zenginliğimizden başka bir değeri bulunmuyor.

Tarihi metinleri okumak, yazı stillerinin farklılığından, müstensihin işindeki ustalığı veya acemiliğine, nüshada zamanla oluşan tahribatlardan metnin yazıldığı zamanla aramızdaki zamanın dil ve anlayış farkına kadar pek çok zorlu şartları barındıran bir süreç. Eski bir metni okuyan ve anlamlandıran bir araştırmacının kılavuzları nelerdir? Kısaca bizimle paylaşsanız?

Kısaca cevaplayayım. Bu konuda çok şey yazdım. “Eski bir metni okuyan” değil de “okumaya çalışan” “anlamlandıran” değil de, “anlamlandırmaya çabalayan” diyelim… Bir araştırmacının kılavuzları öncelikle çok iyi bir donanım kazanmanın yollarını bilmektir. Bu yollarda yol almanın da çok sayıda şartı vardır. Hep vurguladığım gibi asıl kılavuzlar eskilerin “âlet ilimleri” dedikleri ilimlerdir. Bunlar da başlıca dil ve edebiyatla ilgili konuları içine alan bilgi alanlarıdır. Bunların bir kısmı ana dal, bir kısmı ise yan dal sayılmıştır Ana dallar lugat (söz dağarcığı), gramer (dilin yapım ve çekim özellikleri ile söz dizimi), dahası anlam bilimi (semantik), bunların yanı sıra da beyan (retorik), aruz (prosodi) ve kafiye gibi bilim dallarıdır. Bunları bütünleyen yan dallar ise hat ilmi (kaligrafi), manzum söz söyleme ve yazma bilgileri (poetri), inşa (düzyazı) bilgileri ile eskilerin “muhaderât” dedikleri çeşitli konulara dair ilgi çekici bilgiler, tarih olayları, hikâyeler, fıkralar, ünlü kimselerle ilgili rivayetler vb.yi kapsayan bilim koludur.

Dil hayatla birlikte değişir, hayat ise her an değişen yanlarıyla sürekli dile yansır. Bu yüzden yakın ve uzak geçmişe doğru uzayan dil hep başkalaşmış olarak karşımıza çıkar. Dile yansıyan bu başkalaşma aslında hayatın süregiden başkalaşmalarıdır, dil bir taşıyıcı olarak onu yalnızca taşır ve yansıtır. Bu yüzden her dil dönemi kendi iç ve dış yapısındaki bütün değişme başkalaşmalarla önceki ve sonraki dönemlerden farklıdır. Buna her eski metnin konusu ile yazarının konuyu işlemekte kullandığı dil ve anlatım tekniklerinin metin okuyucusunun önüne koyacağı çözüm isteyen başka düğümlü yumakları koyabiliriz. Hâsılı bu konuda çok şey söylenebilir, ama içtenlikle söylemem gereken şey, bu yolun çok çetrefil, çok sarp, çok dolambaçlı ve çetin olduğu, şöyle böyle bir yol donanımı ve azığıyla eski bir metni anlayarak okumaya kalkışmanın başarı için yeterli olmayacağıdır.