Köksal Alver: “Ev Yaralıysa İnsan da Yaralıdır”

Prof. Dr. Köksal Alver ile evi, eski eşyalarımızın modern eşyalarla mübadele edilişini, evlerimizde kendini koruyan neyin kaldığını, sürgülü kapılarla neyi koruduğumuzu ve korona günlerinde eve döndüğümüzde neyle karşılaştığımızı konuştuk.

SÖYLEŞİ: SERDAR BİLİR

Ev insanın her şeyi. Evde nasıl ise insan, sokakta, çarşıda, pazarda, hayatta da öyledir aşağı yukarı. Evde gördüğüyle, evde düşündüğüyle, evde duyduğuyla dahil olur hayata insan. Hayata evinden başlar insan, hayata eviyle dalar. Ev mutmainse insan da mutmaindir. Ev mamur ise insanın gönlü de mamurdur.

Eve dair onlarca tanım var. Siz de “en yalın anlamda bir yuvadır” diyorsunuz. Yuva deyince, doğrudan “korunmak, kendini güvende hissetmek, sığınmak” gibi anlamlar beliriyor zihnimizde. Bu üç terim fizyolojik olduğu kadar aynı zamanda ruhumuzun da ihtiyaçları. Bu bağlamda, insanın ruhunun bir evi var mıdır?  Varsa sizce neresidir, neresi olmalıdır ya da?

Ruhun evi gönüldür. Kalptir. Ev, insanın ve şehrin kalbidir. Eğer şehir baştan sona insan demekse, ki böyledir, şehir ve insan baştan sona ev demektir. Ev, temeldir, ilktir, başlangıçtır. Ev-gönül/kalp etkileşimi, insan-şehir ilişkisinin merkezinde yer alır. Ruh-beden ilişkisi gibi. Birbirine dolanık, birbirine muhtaç, birbiri için anlamlı ve gerekli. Dünya hayatının temelinde evlenmek, barklanmak, yuva kurmak vardır. Ne olur böylece? Ruh bedenle buluşur, beden ruhla donanır. Mutmain olmak, tatmin olmak, sükunete ermek. Ancak ruh-beden ilişkisinin bir yönüyle ideal düzlemde kurulmasıyla sağlanacak bir sakinlik. Ruhun sükuna kavuşması, bedenin mutmain olması demektir. Sakinlik, meskunluk, mukimlik. Korunmayı, güvende olmayı, var olmayı, varlığı sürdürmeyi gerektiren bir meskunluk ve mukimlik. Ev sükundur, sakinliktir, mutmain olma halidir. Bunu yuva olan ev sağlar ancak, tıpkı ana rahmi gibi korunaklı dünya, sonu gelmez güven! Ev anadır; ana kucağı, ana kokusu, ana dokunuşu. “Baba evi” derler ama o evin canı annedir, ruhu annedir. Baba evin direğidir, anne evin canıdır.

Tekrar ruhun evine dönüp bu faslı bitirelim. Ev insanın kaderi, ruhu, canı, yükü, muhabbeti, meşakkati, mücadelesi, tavrı, bakışı, dünya penceresi, göz aydınlığı… Ev insanın her şeyi. Evde nasıl ise insan, sokakta, çarşıda, pazarda, hayatta da öyledir aşağı yukarı. Evde gördüğüyle, evde düşündüğüyle, evde duyduğuyla dahil olur hayata insan. Hayata evinden başlar insan, hayata eviyle dalar. Ev mutmainse insan da mutmaindir. Ev mamur ise insanın gönlü de mamurdur. Çünkü ev candır, kalptir, gönüldür, akıldır, bakıştır, penceredir, zihniyettir.

Bugünü, geleneksel süreçle birlikte irdelediğimizde evin hem içi hem de dışı sanayi devrimiyle birlikte (yani insanlığın bu 300 yıllık fetret devrinde) ciddi bir şekilde değişti. Eşyalarımız modern eşyalarla mübadele edildi. Mimari, yerini mühendisliğe (işin içine ekonominin de girmesiyle müteahhitler) bıraktı, peki değişmeyen bir şey kaldı mı? Her ne olursa olsun evlerde kendini koruyan ne var? Yani evin bir arketipi var mı?

Ev değişir, dönüşür ve farklılaşır. Evin anlamı, manası, ruhu, bedeni, işlevleri, değeri, konumu, malzemesi elbette değişir ve farklılaşır. Ama ev hep olacaktır, eğer bu türlü bir insandan söz edeceksek, ev hep vardır ve olacaktır. Onun arketipi hep bir yuva arayışında olan insandır. İnsanın varlık haline gelip kendini sürdürmesinin eşiğidir ev. Eğer insanın bu yapısını ve bu duygusunu, bu korkusunu ve bu acziyetini tamamen değiştirecek, dönüştürecek, bozacak bir durum olmayacaksa, insan hep ev kuracak, evlenecek, evde yaşayacak, evine dönecektir. Ama robotik insanlar üretilir ve sonra onlar her şeyiyle yönlendirilir, yönetilir, klonlanır sonra kapsüllerde uyutulur onu bilemem. Burası benim açımdan bir muamma. Ama hali hazırdaki sosyo-kültürel zemine bakıp bir değerlendirme yapacaksam, yani gözümüzün önünde akıp giden hayat sahnesine bakıp bir şeyler söyleyeceksem, evin insan için hep merkezde olacağını söyleyebilirim. Değişim, dönüşüm, başkalaşma ise hep olacaktır, çünkü hep oldu. Her şey değişti, dönüştü, başkalaştı. İçerikler, biçimler, kokular, edalar, tavırlar, tınılar, kültürler… Değişmeyen ne var, yeniden yeniden oluşmayan ne var? Hayatın sırrı budur! Hayatın esrarı budur! İnsan değişir, zaman değişir, eşya değişir, araçlar değişir, biçimler değişir. Çünkü zihniyet, algı, bakış, kültür değişir. Bu kötücül değildir baştan sona. Kötü olan, berbat olan, saçma olan, bozuk olan, suçlu olan değişimin kendisi değildir; o kendisi olarak olmaktadır. Ama ona, yani olacak olana, olup bitene, belli bir anlam yükleyen insandır, inançtır, ideolojidir, siyasettir, zihniyettir, dünya görüşüdür. Ona anlam katacak algılar, okumalar, bakışlardır. Tüm değişimlerle anaforunda, tüm dönüşümler kavşağında yeniden anlam katabilmek, okuyabilmek, yeni bakışlar üretebilmek esastır. Korumak, kollamak, yol açmak, yol göstermek, akışkanlığı sağlamak esastır. Hayat kapatılamaz, insan arzusu durdurulamaz. Ancak inançlar, değerler, zihniyetler, siyasetler ve kültürler çerçevesinde yeniden ifade edilir ve yönlendirilirler. Ev, mahalle, sokak, semt ve şehir böylesi bir denklemin dışında değil aksine tam ortasındadır.

Kişilerin günümüzde kendi oturduğu eve yabancılaştığını görüyoruz. Ev (yuva) sahibi olmanın bir eşiği kalmadı. Para ya da imkân sahibi olduğumuzda ev (yaşam kutusu) sahibi olabiliyoruz. Evi var eden malzemenin, araçların ve bunların teknik bilgisinin bizde hiçbir karşılığı yok, anahtar teslim ev alıyor insanlar artık. Kadim insana göre modern insan zaten evine bunca yabancıyken “akıllı evler” le beraber bizim evimizle ilişkimiz neye evrilecek?

İnsanın ev ile ilişki düzeyi elbette hayat tarzlarına göre, hayatı anlama, kavrama ve pratize etme tavrına göre farklılaşır. Çünkü ev, insanın yaşantı ölçülerini bire bir içerir, yansıtır, hikâye eder. Nasıl yaşıyorsak o şekilde evlerimiz olur. Evlerimizi yaşantılarımıza göre dizayn ederiz. Evlerin mekânsal, kültürel ve toplumsal biçimlenmesi ile yaşantılar arasında doğrudan ilişki mevcuttur. Dolayısıyla evin malzemesi, evin yapılma biçimi, evin inşa süreçleri ve evin biçimlenmesi bütünüyle bizim hayatı yorumlama açımızla ilgisi bulunmaktadır. Şimdi böylesi bir açı, nasıl bir hayat üretiyor, nasıl bir sosyo-kültürel evren üretiyor ve gündelik hayatı nasıl yaşatıyor? Komşuluk ilişkileri, misafirlikler, sohbetler, ikramlar, arkadaşlıklar gündelik hayatımızda nasıl bir biçimden geçiyor? Hepsi değişiyor, dönüşüyor ve yenileniyor. Bütün bunlar evi ‘kullanma’ tarzımıza, ev ile kurduğumuz ilişkiye, ev etrafındaki toplumsal ilişki ağlarına da yansıyor elbette.

Ev bir kutuya mı dönmüştür? Çoğu tartışma buna işaret eder. Ev artık yuva özelliğinden bir barınak kutusuna dönmüştür. Kapsül gibi. Kimi gerçekliklere işaret eden böylesi eleştiriler mevcut. Evin tüketim nesnesine dönüşmesi, pazarlama stratejilerine konu olması, statü ve prestij göstergesi haline gelmesi, adeta soğuk bir otel odası gibi rasyonel bir dizayn ile yeniden biçimlendirilmesi. Yatakhane evler, akıllı evler, güvenlikli siteler, rezidanslar, gökdelenler. Evin ruhunu, kokusunu, özgünlüğünü, tınısını, yuvalık yönünü hiçe sayan ve evi sadece duvarlar içinde insanın kısa bir zaman barınmasına olanak tanıyan bir sisteme dönüştürme. Kadim bir tını olan yuvaya karşı, katı bir yabancılaşma. Yuvanın dağılması, yuvanın duvarlara hapsedilmesi. Bütün bunların bir gerçeğe işaret ettiğini söyleyebiliriz. Ancak evin bir yuva olma, değerleri içerme, gerçek yaşamı var edip sürdürme performansının ilkece var olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Ev ontolojik gerçekliğine ve ilkeselliğine sadıktır; ama sadık ve vefakâr olmayan insanın elinde evin yuva olması pek de mümkün değildir. Asıl olan evi daima hayatın merkezine almak, hayatla içli dışlı bir ev pratiği gerçekleştirmek ve mümkünse, evin kültürel ve manevi (ruhu, kokusu, adab-ı muaşereti, sosyolojisi ve psikolojisi) niteliklerini öne çıkaran bir anlayışla evi mamur etmektir.

“Sürgülü kapılarla koruduğunuz nedir?” diye soruyor Halil Cibran. Peki günümüzde sizin Siteril Hayatlar kitabınızda da anlattığınız site yerleşiminde, güvenlik görevlileri ve duvarlarla koruduğumuz nedir? Can mı? Mahremiyet mi? İnşa ettiğimiz statü mü? Ya da başka bir şey?

Güven hayatın temelidir. İnsan kendini güvende hissetmek ister daima, hep bir korku, tedirginlik, tehdit altında yaşayamaz ve kendini üretemez. Ev baştan itibaren güvenle ilgilidir. Can emniyeti, mahremiyet, nesil emniyeti, mal emniyeti. Yani insanın insan olabilmesinin gerekli güvenlik alanları. Evin ontolojik niteliği baştan sona güvenle ilgilidir. Ne ki, güvenlikli sitelerin tesis ettiği güvenlik göreceli ve konjonktüreldir. Seçilmiş, özelleşmiş, rasyonalize edilmiş, hesaplanmış ve ancak toplumun belli tabakalarına arz edilmiş bir güvenlik türüdür. Evin güvenliğinin ötesinde yeni bir kurgu, yeni bir konsept anlayıştır. İktisadi, siyasi, kültürel, sosyolojik, psikolojik ardıllarla anlaşılması gereken karmaşık bir alandır. Mahremiyet, emniyet, statü, prestij, gösteriş, zenginlik, seçkinlik, ayrışma gibi enstrümanlarla hareket eden yeni bir algının, yeni bir insan profilinin, yeni bir yaşam tarzının dışavurumudur. Ev sahibi olmaktan öte belli bir konsept hayata sahip olmak, farklı bir yaşam stiline dahil olmakla ilgilidir.

5-Modern insan evini boşalttı adeta. Ancak yine de sığamıyor. Biz evden neyi attık şimdi neyi sığdırmaya çalışıyoruz?

Garip bir durum şu ki evinden kaçan, kente akan, kenti dolduran ve belki evine çok az giden, evinde çok az vakit geçiren modern insan bugünlerde evine kapanmış durumda, ev dışı hayatın albenisini alıp götüren korona virüsten dolayı. Evine sığmayan adamın tek çaresi ev. Bu evin intikamı mı acaba? Yahut evin kötü bir şakası mı? Ev kendini yeniden merkeze alarak, vaz geçilmez olduğunu nasıl da gösteriyor tekrar tekrar. Ev böyledir, ondan vazgeçen de ona döner. İnsanın kaderimsi bir yolculuğudur ev; evde doğar evde ölür, nereye giderse gitsin insan evini oraya götürür, oraya eviyle gider. Evine döner. Şairin dediği gibi: “Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!” Asıl olan ruh, kültür, hayat denklemidir. Ve bu denklemin merkezin hep ev vardır. Evin mamur olması hayatın ve insanın mamur olması demektir. Bu tek boyutlu bir imar değildir ve asla fiziksel-mekânsal imarı içermez sadece; öncelikle kültürel ve manevi yani ruhi imarı içerir. Evin içinin imar edilmesidir esas olan; evin insicamı, yaşantısı, hissiyatı, zihniyeti, hayat rutinleri. Evlerin içi nasılsa sokağın ve mahallenin dolayısıyla çarşının ve kentin iç hayatı da aşağı yukarı öyle olur. Evin enerjisi, evin soluğu, evin haleti ruhiyesi bütün bir hayatı etkiler. Onun için “kalbe dön, evine dön” denir. Ev kalbimizdir çünkü.

Posted in Genel