İbrahim Halil Üçer: “Bir Yüze Sahip Olmak”

Yüzüme gülse bile, arkamı döndüğümde Gyges’in başıma bir çorap örmeyeceğinden hiçbir zaman emin olamam. Başında yasanın kılıcı sallanmadığı sürece, Gyges’e kimse hesap soramaz. Yasayla muhatap olduğunda da Gyges’in dilinden sadece sinsi ve öfkeli bir “kahretsin!” kelimesi dökülür. Gyges’in ağaracak, kızaracak, bozaracak ya da kararacak bir yüzü yoktur…

İBRAHİM HALİL ÜÇER

İnsan, yönelişe dair farkındalığın adıdır. Farklı kabiliyetlerle dünyaya gelir ve kabiliyetleri hep bir şeye dönüktür. Yaşamak bu kabiliyetlerin ilişkili olduğu varlık durumlarını keşfetme ve onlar aracılığıyla kabiliyetlerimizi gerçekleştirme çabasından ibarettir. Bu çaba içerisinde bir yandan kendi kabiliyetlerimizin boyutlarını idrak eder, diğer yandan kabiliyetlerimizin yöneldiği varlık durumlarını kavrama imkânı buluruz. Yemek, bilmek ya da cömertlik yapmak gibi fiilleri düşünelim. Bunlardan herhangi birini gerçekleştirmeden önce, sadece bu fiillere dönük bir kabiliyete sahip olduğumuz söylenebilir. Bu kabiliyetlerin gerçekleşmesi; yiyeceğimiz, bileceğimiz ve cömertlik yapacağımız bir durumla karşılaşmamıza bağlıdır. Dolayısıyla kabiliyetlerimiz, gerçekleşmek için kendi dışlarında bulunan varlık durumlarına yönelir ve bu yönelme sayesinde kendilerini gerçekleştirirler.

Yönelme sadece bizim için değil, tüm canlılar için yaşamın özünü oluşturur. Bununla birlikte insani yaşam bunun ötesine geçer ve yönelmenin kendisine yönelir: “Neden yöneliyorum?” Katlanmış yönelimsellik olarak adlandırabileceğimiz ve insani yönelimin özünü ifade eden bu farkındalık katmanı sayesinde, her yönelişimiz kendine mahsus bir ‘yüz’e sahip olma imkânı elde eder; ağaran, kızaran, bozaran ya da kararan bir yüze…

Bu nitelemeler insani yönelişe mahsus yüzün tam olarak ne olduğuna ilişkin de imalar içerir: Ancak ağarma, kızarma veya kararma kabiliyetine sahip bir yüz, yüz olarak adlandırılabilir. Bunu, böyle sıfatlara bağışık yönelimlerin ‘yüz-süzlük’le nitelenmesinden biliyoruz. Şu halde bize bir yüz kazandıran şey öyle veya böyle çevrilecek bir yüzümüzün bulunması değil, yüzümüzü çevir/t/ecek bir ilkenin bulunmasıdır. Bu ilke, doğası gereği daima bir şeye çevrili olan yüzün arkasına sır gibi yerleşir; ona incelik, duyarlılık, özen ve değer kazandırır.

Bize ağarıp kızarmaya kabiliyetli gerçek bir yüz kazandıracak şey nedir? Bu soru, “İrademizi şu ya da bu eyleme sevk edecek temel nedir?” ya da  “Eylemlerimizin iyi ya da kötü olarak nitelenmesini sağlayan şey nedir?” şeklinde de ifade edilebilir. Esasen insani eylemleri iyi ve kötü uçlar arasında değerlendirmemizi mümkün kılan ilke insanın aklî doğası, ilahi yasa ve toplumsal kabuller tarafından belirlenebilir. Bunlar İslam ahlak geleneğinde akıl, şeriat ve örf olarak adlandırılan üç değerlendirici esasa karşılık gelir. İslam tarihi boyunca yer yer birbirleriyle çatışıyor görünseler de bu üç unsurun farklı seviyeler dâhilinde birbirini tamamlamasını sağlayan bir ilke vardır: Gayelilik. İslam düşünce geleneği açısından ilahi rehberlik aklî doğanın varlığa mesafeli yönelişi temelinde anlam kazanır ve beşeri yasalar ile toplumsal kabullerin meşruluk ya da gayrımeşruluğunu belirleyici rolüyle tamamlayıcı bir gayelilik fikri inşa eder. Hemen her seviyede takip edilebilecek bu gaye fikri, eylemlerimizin ancak kendisine ulaştıklarında yetkinlik ve iyilikle nitelenmesini sağlayan bir kriter rolü görür. Böylece eylemlerimiz esnasında bizden ne beklendiğiyle ilgili bir anlayışa erişiriz. Bu anlayış tarafından içselleştirilen beklentiler sahası eylemlerimizin yönelimini ve boyutlarını tayin eder. Yasaların formel, toplumun meşru seviyede uzlaşımsal ve aklın doğal beklentileri, bütünleşik bir sorumluluk alanı oluşturur. Bu sorumluluk alanlarının her birinde şu ya da bu ölçüde görünen resmiyeti ve parçalılığı kıracak bir şekilde doğrudan İlahi Zat’ı veya Varlığın İlkesi’ni amaçlayan daha derin bir gaye şuuru ise daha içten, nüfuz edici ve kuşatıcı bir sorumluluk sahasına davet eder. Beklentiler ve sorumluluklar evreni içerisinde kavrayarak içselleştirdiğimiz istikamet fikri, en nihayet değerlendirmelerle birlikte gelir: Bir istikamete erişmiş olmanın beraberinde getireceği bir yüz aklığı, pişmanlıkla örülü sapmaların doğuracağı yüz kızarıklığı ya da istikameti terk etmenin sebep olacağı yüz karalığı…

Bu yönelimlere temel teşkil edecek bir ilke ve onunla ilişkili gaye fikrinin yokluğunda, artık yüzümüz gerçek bir yönelmenin ifadesi olmaktan çıkar. Şayet bir eylemin iyiliği ya da kötülüğüyle ilgili tartışmaların, tıpkı hangi takımın orta saha oyuncusunun daha iyi olduğuyla ilgili bir kahve tartışması gibi, sonlandırılamaz bir niteliğe sahip olduğunu düşünüyorsanız, bunun bir sorun teşkil etmediğini iddia edebilirsiniz. Çünkü sizi daha büyük sorunlar bekler! Bunların en büyüğü de artık kimsenin size nasıl davranacağını kestiremediğiniz bir dünyadır. Bunu idare etmeyi başarmanız durumunda bile sorun ortadan kalkmaz. Çünkü böyle bir durumda kendinize nasıl davranacağınızı kestirmek daha zor olanıdır.

Durumun karmaşıklığını anlatan iyi bir örnek Eflatun’un Devlet’inde yer alır. Burada Eflatun Gyges adlı bir çobandan bahseder. Gyges hayvanlarını otlattığı topraklarda açılan derin bir çatlak fark eder. Çatlaktan ilerleyerek içeri girdiğinde bir ölüyle karşılaşır ve hikâye bundan sonra başlar. Ölünün parmağına takılı olan yüzüğü çıkartıp kendi parmağına taktığında, yüzüğün onu görünmez kılma kabiliyetine sahip olduğunu fark eder: Yüzüğün taşını çevirdiğinde görünmez olurken, yeniden düzelttiğinde görünür olmaktadır. Eflatun bu noktada hayati bir soru sorar: Gyges’inki gibi iki yüzüğümüz olsaydı ve birini iyi, diğerini ise kötü bir adamın parmağına takarak onları şehre salıverseydik ne olurdu? Acaba görünür haldeyken iyi olan insanın, yüzüğü takarak görünmez olduğunda da iyi olabileceğini söyleyebilir miydik?

Eflatun’a göre kendimize nasıl davranacağımız, yani herhangi bir eylemle ilgili olarak kendimizi nasıl değerlendireceğimiz görünmez olduğumuzda bile değişmiyorsa, ancak o zaman orada gerçek bir ahlaktan bahsedebiliriz. Ahlaki eylemin çok boyutlu yapısını dikkate alarak söylersek: Şayet kendimizden ne beklediğimizle ilgili gerçek bir inanca sahipsek iç ile dış, görünen ile görünmeyen arasında bir denge kurma arayışına girebilir; varoluşumuzun iki boyutunu uyuma kavuşturmak için çabalayabiliriz. Esasen ahlaki çabanın ortaya çıktığı yer de bu mücadele sahasıdır. Diğer taraftan içi ve dışı, görüneni ve görünmeyeni yönlendiren bir ilkeden mahrum olduğumuz durumda, kendimizle ilgili beklentilerden de mahrum oluruz. Bu durumda eylemlerimiz ancak keyfî bir yönelim elde eder.

İşin doğrusu, eylemlerimizi yönlendirecek objektif bir gaye fikrini dışlayan modern düşünce için insani eylemlerin gelip keyfîlikte karar kılmasının pek de hoşnutlukla karşılandığı söylenemez. Tabii ya da ilahi gayeliliğin tasfiye edildiği mekanik çerçeve dâhilinde, eylemlerimizi keyfîlikten çıkarması umut edilen birçok alternatif temel öne sürülmüştür. Bununla birlikte, gelinen nokta itibariyle insani eylemlerimizi tutarlı bir bütünlük içerisinde değerlendirmemizi mümkün kılacak gerçek bir ahlaki temelden bahsetmenin giderek zorlaştığı görülür. Bu durumu açık bir şekilde itiraf eden İngiliz filozof G. E. Moore, eylemlerimize tutarlı ve objektif gerekçeler bulmanın imkânsızlaştığı yerde sadece duygulardan bahsedilebileceğimizi söylemiştir. Buna göre eylemlerimizle ilgili yegâne açıklayıcı cümle sübjektif duyguların bir ifadesi olacaktır: “Böyle davranıyorum, çünkü bu benim hoşuma gidiyor”. Bu seviyede hiçbirimiz diğerinin hoşnutluk kriterlerini sorgulama, kınama ya da değerlendirme hakkına sahip olamayız; eylemlerimiz çoğunlukla sebebini belirlemenin bile zor olduğu bir like ve dislike ikilemi içerisinde salınır durur. Burada özgürlükler içerisinde temellenen keyfi hoşnutluklarımızı sınırlayacak tek şey, başkalarının özgürlüklerini ihlal etmemiz gerektiği yönündeki hayati uyarıdır. Bu uyarıyı garanti altına alacak şey ise artık içsel denetimi sağlayan bir ahlakilik değil, hukuktur. Diğer taraftan, birlikte yaşamanın kurallılık alanını inşa eden hukuksal düzen, gerçekte sadece hoşnutsuzluk yaratır. S. Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabında bu durumu açık bir şekilde ortaya koyar: Özgür ve giderek doğal arzular temelinde hoşnutluk elde edeceğim eylemleri sınırlamak suretiyle yasal düzenin yarattığı şey, katlanmak zorunda olduğum hoşnutsuzluklardan başka bir şey değildir.

Devamı Cins’in 2019 Kasım sayısında…