Cengiz Kallek: “İktisadi modelimiz, Resullullah’ın Medine’de kurduğu pazarla başlıyor”

cengiz-kallek-soylesi

Hz. Peygamber pazarın kuruluşu sırasında iki önemli kural koydu: “Pazar vergisi alınmayacak” ve “devamlı sabit yerler edinilmeyecek”. İlk kural fiyatları vergi maliyetleri oranında düşüreceği için hem satıcıların hem alıcıların o pazara rağbetini sağlamaya yönelik olmalıdır. İkincisi, diğer iktisadî emir ve yasaklarıyla birlikte düşünüldüğünde İslâm’ın kapitalizmin temel unsurlarından tekelciliğin ve rantçılığın açıkça karşısında olduğunu gösterir. Zira pazara erken gelen en iyi yeri kapacaktır.

SÖYLEŞİ: YUSUF GENÇ

Baştan başlayalım. Hemen hiç kimsenin şartlardan hoşnut olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. 1820 yılında en zengin ve en yoksul iki ülke arasındaki fark, 3’e 1 oranında iken, 1950’de 35’e 1’e, 1973’te 44’e 1’e ve 1992’de 72’ye 1’e yükselmiş. Son iki yüzyıldır ne olduysa dünyanın dönüşü fazlasıyla bozulmuş. Bunu nasıl okumalıyız?

Sunduğunuz veriyi doğru varsayarak kısa ve öz karşı bir soruyla yanıtlayabilirim: Ne olmadı ki. Sorunuza ilişkin birçok doktora tezi var ve yenileri de gelecek. Sualinizde iki cephe var.

En zenginler ve en fakirler…

Aslında bir de onların etkilendiği ve “aradaki”lerin de içinde yaşadığı şartlar. Zengin ülkeleri hep kötüleyerek bir yere varamayız. Batılı zenginler olumlu bazı şeyler yaptılar; meselâ coğrafî keşifler, bilimsel ve teknolojik icatlar. Bazı yeni iktisadî araçları da ya ürettiler veya özellikle …

Müslümanlardan ödünç alıp geliştirdiler.

Evet. Batı’nın tarıma elverişli uçsuz bucaksız arazileri, hayvancılığa uygun geniş meraları, endüstriyel üretimin girdisi olarak kullanılacak zengin maden kaynakları vs. atılım yapmaya elverişliydi. Dünya ticaretinden daha büyük pay alabilmek için okyanus ötesi yolculuğa elverişli gemiler üretip yeni toplarla silahlandırdılar; böylece deniz aşırı yeni ticaret yolları ve topraklar keşfettiler. Büyük hacimli ticareti finanse edebilmek için faizli “bankacılık”, riski dağıtabilmek için –sadece şirketin öz sermayesi kadar mâlî sorumluluk yükleyen– “anonim ortaklık” ve felaketlerden kaynaklanacak zararlara karşı korunmak için “sigortacılık” gibi araçlar ürettiler.

Üçü de Müslümanlarca kullanılmamıştı, değil mi?

Doğru ve hala meşruiyetlerini tartışıyoruz! Tabiî ki yeni toprakların keşfi sadece yeni pazarlar anlamına gelmedi; bu sayede hem doğal kaynakları hem de köleleştirme suretiyle insan kaynakları sömürüldü. Avrupa feodalizminin yıkılışında müessir olan burjuva sınıfı kiliseyi baskılayarak veya tavlayarak kendisine daha büyük serbesti sağlayacak bir Ticaret Hukuku (Law Merchant) hazırlatmayı becerirken yeni yetme ulus devletlerin korumacılığını elde etmeyi de başarmış, böylece sanayi kapitalizminin gelişmesine öncülük yaparak uluslararası boyutlarda sömürgecilik imkânına kavuştu. (Sanayi kapitalizminin yayılmacı kapitalist dinamiği emellerini evrensellik iddiasının arkasına gizlenerek gerçekleştirmeye çalışmış olmasına rağmen en azından üretkendi). Batı kapitalizmi sadece “ötekiler”i değil, endüstri devrimi sürecinde kendi emekçilerini de ölümcül biçimde sömürdü. Dolayısıyla İslam’ın servetin âdil bölüşümü ilkesi tarih boyunca uygulanmıştır. Bu sayede İslâm ülkelerinde Marksist anlamda bir sınıflı toplum da ortaya çıkmamıştır. (Bu gelişmelere dair, ilgilisine TDV İslâm Ansiklopedisi‘ndeki “Ticaret” maddesini okumasını önererek burada keseyim isterseniz; belki diğer sorularınız bunun cevabına katkıda bulunur).

PİYASA İÇİN DEĞİL, İNSAN İÇİN…

Pekâlâ, şöyle devam edelim; Batı’nın ekonomik aklı, işleyişe hâkim olduktan sonra dünyada adaletsizliğin ve eşitsizliğin arttığını görüyoruz. Bunun temeline ilişkin ne söylenebilir? Şöyle bir cümleniz var: “Batılı ekonomik sistemler, ‘nasıl’ sorusunun cevabını aradıkları için, hikmetlere götüren ‘niçin’ sorusu ile ilgilenmezler.”

 Sondan başlarsak, “ilgilenmezler”, çünkü inanç ve ahlâktan soyutlanan rasyonalizm, hikmetleri umursamaz; hakka götüren belli bir ölçütü bulunmadığından tarafsız sonuçlara varamaz.

Üstelik bunu objektiflik olarak sunar!

Mükemmel! Ekonomik sistemi “neyin, nasıl ve kim için üretileceği sorularına verilen kurumsallaşmış cevaplardan oluşan düzen” şeklinde tanımlayabiliriz. Sorunuz “ne” üretileceği“ni dışarıda bıraktığına göre, “nasıl” üretileceği konusunda iktisadî sistemler bakımından şu gündeme gelir: Piyasa için, piyasa mekanizması aracılığıyla özel sektörce mi, yoksa planlı ekonomi çerçevesinde devletçe mi üretim yapılacak? Burada gerek özel, gerek kamusal, gerekse karma mülkiyeti, hem bireysel çıkarı hem de kamu yararını uzlaştıran İslâm’ın özüne uygun olan cevabın devletin gözetiminde işleyen ahlâklı piyasa mekanizması şeklinde verilebileceğini düşünüyorum. “Niçin” üretim sorusu da “kim için”e dönüştürülmüştür. Yani esasen ihtiyaçları önceleyen insanlar için mi, yoksa her türlü talebi ihtiyaç diye dayatan piyasa için mi? İşte burada İslâm’ın temel ilkeleri, inanç sistemi, hatta antropolojik yaklaşımı belirgin bir rol oynar. Kısacası İslâm iktisat sisteminin unsurlarını şöyle sloganlaştırabiliriz: “Piyasa için değil insan için, piyasanın istediği kadar değil insanın ihtiyaçları kadar, piyasa adına değil insan[cıl]lık namına…” Sorunuzun baş kısmına dönersek, taraflar birbirlerini hakkıyla anlayıp sağlam bir iletişim kurabilmek için aynı dili kullanmalıdırlar. Sorunuzda kilit bir kavram var: “Adaletsizlik.” “Adalet”i nasıl tanımladığınız önemli; “eşitsizlik”i ayrıca kullandığınız için ikisini özdeşleştirmiyor olmalısınız. Doğru mu?

Elbette, ki bunu da konuşmak istiyordum…

Güzel o halde. Arapça ‘adâlet kelimesinin etimolojisine bakarsak, kökünde Türkçede hayvan yükünün tek tarafını ifade eden “deng” manâsındaki ‘ıdl sözcüğü vardır. Buna göre nasıl ki hayvan yükünün iki tarafı –eşit ağırlıkta olmadıkları halde– dengede tutulabilirse, adaletin gerçekleşebilmesi için de –eşitlik bulunmadığında bile– hakkaniyet anlamında denklik yeterli, hatta bazen gereklidir. Burada söz konusu olan “nimet-külfet dengesi”dir; meselâ iki kişiye farklı ödevler yüklenirken aynı haklar verildiğinde tek (yani sadece hak) boyutlu eşitlik ve fakat bütüncül bakıldığında adaletsizlik ortaya çıkacaktır. Adalet evrensel bir değer olmakla beraber tanımlanıp ayrıntılara inildiğinde ciddî ayrımlara hatta amansız çatışmalara varabilmektedir. Şöyle ki; Müslüman felsefeciler Grek meslektaşlarını izleyerek adaleti “eşyayı [yani şeyleri] yerli yerine koymak” şeklinde tanımlamışlardır. İktisadî anlamda eşyanın “yerli yeri”nin neresi olduğu ve özellikle onları oraya kimin koyacağı sorusuna –birbirine düşman iki rejimden– kapitalizm “serbest piyasa”, sosyalizm ise “devlet” cevabını verir. Doktriner dogmatik yaklaşımlar geleneksel ekonomistlerce güya reddediliyor ama bütün sistemlerin bir problemi olan iktisadî adalet de bir dogma değil midir?

Doğru, dogma değilse adalet niye problem olsun ki?

Kapitalizme göre her şeyi optimum dağıtan piyasa güya onu da en iyi şekilde dağıtacaktır! Sosyalizmde de bu işi kim yapar?

Devlet.

Doğrusu kapitalizmde her şeyi en güzel şekilde düzenlediği iddia edilen piyasada bir sürü dışsallıklar ve aksaklıklar ortaya çıkmaktadır. Piyasa bu noktalarda çuvallamaktadır.

Sosyalist sistemse çoktan çöktü…

Yaşa! Şimdi, bunları nasıl gidereceğimiz konusunda artık hem devlet hem din devreye girmektedir. Sonuç olarak sorunuzda vurgulanan bölüşüm adaletsizliği bakımından şu da söylenebilir: Batı’nın dünya çapındaki üretime katkısının payı da ortaya konmalıdır. Katkılarından daha fazlasını aldıkları noktalarda adaletsizlikten bahsedilebilir; yani sömürgecilik unsuru göz ardı edilmemeli. İslâm’da adaletli bölüşümün en temel unsurlarından biri zekât mükellefiyetidir. Neticede âdil bölüşüme zekâtın yanı sıra sadaka vb. transfer harcamaları, vakıflar ve kademeli vergilendirme gibi araçlar da katkıda bulunur. Ayrıca âdil kazancı da buna ekleyebiliriz; varlıkları âdil yollarla kazanmalı ve bölüşmelidir. Adaletli kazanç ile ilgili en temel yasaklarsa faiz, spekülasyon, yolsuzluk, haksız iktisap, israf ve benzerleridir. (Müsaadenizle satır arasında okuyucularımıza, İslâmî perspektiften, adaleti gözetmenin “hilâfet” misyonunun gereği olduğu hakkında Sosyal Servet başlıklı kitabımın girişine bakılmasını öneririm).

 Kuran’ı ve Sünnet’i, iktisadî hayatımıza ilişkin yöntem çıkarma konusunda özellikle modern zamanlarda ıskalamış gibiyiz. Ne dersiniz?

Bu sorunuzu toplumsal “iktisadî hayatımız”ı kastettiğinizi düşünerek “maalesef doğru!” diye cevaplayabilirim, yoksa bireysel bazda “Kuran’ı ve Sünnet’i” günlük iktisadî hayatında uygulayabilenler vardır. Bir Müslümanın Kuran’ı göz ardı etmesi düşünülemez. Sünnet’e gelince; Hz. Peygamber bizim rol modelimizdir. Hadislere karşı çıkıldığında rol modelimizle rabıtamız kesilir; yani ben o zaman nasıl bir peygamberi seveceğim, örnek alıp taklit edeceğim? Kuran’ın onu yansıttığını söyleyerek geçiştiremeyiz! Yoksa kendisi de Kuran dışında tek kelime etmez veya her meselede sadece “Kuran’a bakın yeter” derdi, öyle değil mi?

Elbette.

Mesele Allah Resûlü’nün neyi, hangi sıfatıyla (peygamber, devlet başkanı, komutan, kadı, eş, baba, akraba, arkadaş vs.) yaptığını, peygamber vasfıyla yapıp ettiklerinin de ne kadarının zamanın tagayyürüyle tagayyür edeceğini belirleyebilmektedir.

Bu açıdan iktisadî modelimiz Resûlullâh’ın Medine’de bir pazar kurmasıyla başlıyor.

Çok doğru! Çünkü Mekke’de her şeye Kureyş müşrikleri hâkimdi. Aslında hicret sırasında Medine pazarlarının hâkimi de müşrik veya Yahudi tüccardı. Faaliyetlerini ya kendi dinî anlayışlarına ya da Câhiliye âdetlerine göre yürütüyorlardı. İslâm’ın yasakladığı işlemlerin yapıldığı bu ortamlarda Müslümanların, kendi pazar hükümlerini uygulamaları ve karşılıklı güven ortamını sağlamaları zordu. Ayrıca şehirde gayri Müslimlerle yapılan ticaret –piyasaya hâkimiyetleri sebebiyle– daha çok onların lehineydi.

 Bunun böyle sürüp gitmesi yeni devletin istikbali açısından sorun teşkil edebilirdi.

Pek tabiî! Dolayısıyla İslâm’ın ıslahatı, cami dışındaki ana toplumsal alan olan pazarı da içerdi. Hz. Peygamber, Medine’deki pazarları Müslümanlara yakıştıramadı. Kısacası, pazarını Mescid-i Nebevî’ye ve Medine’ye giriş çıkış yollarının kesişim noktalarına yakın bir vadi içinde kurdu. Burası düz, açık, stratejik, merkezî bir alandı. Öyle ki pazaryerine inen birisi devesinin palanını bıraksa, alışveriş ederken ne tarafa gitse onu görebilirdi. Hz. Peygamber pazarın kuruluşu sırasında iki önemli kural koydu: “Pazar vergisi alınmayacak” ve “devamlı sabit yerler edinilmeyecek”. İlk kural fiyatları vergi maliyetleri oranında düşüreceği için hem satıcıların hem alıcıların o pazara rağbetini sağlamaya yönelik olmalıdır. İkincisi, diğer iktisadî emir ve yasaklarıyla birlikte düşünüldüğünde İslâm’ın kapitalizmin temel unsurlarından tekelciliğin ve rantçılığın açıkça karşısında olduğunu gösterir. Zira pazara erken gelen en iyi yeri kapacaktır. Zaten Hz. Peygamber daha öncesi ve sonrasında da tekelcilik ve rantçılık olarak adlandırılabilecek pek çok işlemi yasaklamıştır. Dolayısıyla Resûl-i Ekrem’in bu hükümle, daha sonra kapitalizm diye ortaya konan ve aslında rekabetçi, serbest bir piyasa öngörüsüne rağmen uzun vadede –rekabet rekabeti öldüreceği için– tekelcilikle sonuçlanan sistemin en temel niteliklerinden birine kaşı çıktığı söylenebilir.

 İSLÂM, SERMAYE DÜŞMANLIĞI YAPMAZ AMA SERMAYEYİ DE EMEĞE ÖNCELEMEZ

Ciddi bir sorunumuz var. Kapitalizmin tahakküm kurduğu bir dünyaya doğmuş Müslümanlarız biz. Her nasılsa ticaretin ve servetin ‘kirli’ bir şey olduğuyla ilgili ilginç bir tezvirat da var. Tam bu tabloda İslâm iktisadı konusunda uzmanlaşan isimlerimiz, modern iktisada vâkıf değil. Ya da tam tersi. Ne geçmişte ne de bugün olanı biliyoruz ve olması gerekenle ilgili de sahici bir kanaat geliştiremiyoruz.

Ticaret insanlara ihtiyaç hissettikleri malları gereksinim duydukları zaman ve mekânda sunma hizmeti vermesi açısından vazgeçilmezdir. Meşrutiyeti özellikle Nisâ suresinin “Ey iman edenler! Mallarınızı –sizden [tarafların] karşılıklı [dış] rızasına dayalı ticaretle bile olsa– aranızda batıl yollarla yemeyin…” mealindeki ayetine dayandırılmaktadır. Hadisten dayanağı ise şunlar ve benzeri rivayetlerdir: “Güvenilir dürüst tâcir, peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraberdir”; “Rızkın onda dokuzu ticarettedir…” Ayrıca insanların birbirlerinin ürünlerine ihtiyaç duydukları gerçeğiyle de gerekçelendirilerek ticaretin cevazında icmâ edilmiştir. Hatta yapılmaması durumunda kamu zararı doğacağından bu mesleğin icrası farz-ı kifâye, tâcirin meslek hükümlerini öğrenmesi ise farz-ı ayn sayılmıştır. Nitekim Hz. Ömer, ahkâmını bilmeyenleri ticaretten sakındırmıştır. Halifenin sahabeye ticareti yabancılara kaptırıp onların hegemonyası altına girmemeleri konusundaki tavsiyesinin de bununla dolaylı bir bağlantısı olabilir. Hz. Peygamber ile sevgili eşi Hz. Hatice’nin hayatlarını kazandıkları ticarete İslâm’ın olumlu bakışı, diğer dinlerde ve felsefelerde çoğunlukla kötülenen bu mesleğin en şerefli meslek sayılmasını ve Müslüman toplumlarda uluslararası düzeyde gelişmesini özendirmiştir. İslâm’ın ilk dönemlerinde sahabîler tarafından çok büyük servetlerin elde edilip yatırıma dönüştürülmesiyle beraber ürünlerin dünyanın bir ucundan öbür ucuna yayılan İslâm ortak pazarına dağıtılmasını mümkün kılmıştır. Bunlar sermayesiz olacak şeyler değildir. İslâm dini sermaye düşmanlığı yapmaz ama sermayeyi emeğe, yani insana da asla öncelemez, ikisi arasında bir denge gözetir. Bu denge her ikisinin de İslâmî emirler doğrultusunda kullanılması sebebiyledir.

Önceki sorumla bağlantılı olarak sorayım: İslâm iktisadı konusunda, Türkiye’de veya dünyada bugün yapılan çalışmalar ne durumda sizce? Ümit vadediyor mu?

İslâm iktisadı –hayata bütüncül yaklaşan dinimizin iktisada bakışını konu edindiği için– hem Arapça ve ilâhiyat alanlarını hem de en azından İngilizce ve modern ekonomi bilimini çok iyi bilen araştırmacılara gereksinim duyar. Ülkemizde maalesef bunları şahsında toplayan araştırmacıları yetiştirecek bir eğitim sistemi hâlâ yoktur. Dolayısıyla yapılan çalışmalar yetersiz ve bir kısmı büyük oranda düzeysizdir. Dünyada da Pakistan ve sonra Malezya’nın sahiplendiği bu alan şimdilerde yetim kalmış gibidir. Çalışmalar finans alanına yoğunlaşmıştır. Para yalnız parayı çekmiyor, araştırmaları da çekiyor. İslâm iktisadı çalışanların ülkemizde ne yazık ki pek istihdam alanı da yoktur; böylece insanlar bu ağır yükün altına girmeden önce kırk kere düşüneceklerdir.

MODERN EKONOMİ YALAN SÖYLÜYOR: İHTİYAÇLAR SINIRSIZ DEĞİLDİR

İsmet Özel şöyle ilginç bir yorum yapıyor: “Kapitalizm, bisiklete binmek gibidir. Durursanız düşersiniz ama o da düşer.” Bu konuda ne dersiniz?

Sayın Özel aslında iyimser bir benzetme yapmış. Belki şöylesi daha doğru olur: “Kapitalizm gemi azıya almış bir ata binmek gibidir. Ne inebiliyor, ne durdurabiliyor, ne de istediğiniz tarafa yöneltebiliyorsunuz. Birilerini mahvedecek: Kendisini, binicisini, önüne çıkanı veya hepsini!”

Bu sorunuzu, sadece ikinci sualinizi tamamlayacak boyutuna değinerek cevaplamakla yetineyim isterseniz: “Neyin” üretileceği sorusunun İslâmî açıdan yanıtı “ihtiyaçlar” olacaktır. Çünkü İslâm iktisadı gösteriş esaslı üretime sıcak bakmaz. Ayrıca hayat hakkı gereği temel tüketim maddelerinin asgarî geçim düzeyine sahip vatandaşların alım gücü sınırları içinde ve düzenli biçimde sunulması İslâm devletlerinin aslî görevleri arasında olmuştur. Çünkü insan hak ve özgürlüklerinden ve dinî hükümlerin gözettiği beş temel esastan birisi özel mülkiyet hakkı, dolayısıyla da malın korunması iken, bir diğeri canın, binaenaleyh sağlığın muhafazasıdır. Ekonomi biliminin çok klasik bir tanımı vardır: Sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların optimum şekilde tatmin edilmesi bilimi/sanatı. İslâmî perspektiften bu tanım geçersizdir. Neden?

Çünkü ihtiyaçlar sınırsız değildir.

Bu gidişle tam puan alacaksınız. Bu tarif aslında talebi ihtiyaç olarak nitelendirir ve zaten liberal sistemde her şeyi belirleyen piyasa kişilere ihtiyacı da dayatır. Bunu nasıl yapar?

Moda aracılığıyla, ürettiği birtakım dışsallıklarla, abartılı reklâmlarla vs.

Bravo! İslâm iktisadı, ihtiyacı kişilerin hayatlarını “insanca” sürdürebilmeleri için gerekli olan tüketim maddeleri ile sınırlar. Kaldı ki kaynakların sınırlılığı iddiası da tartışmalıdır. Neticede Yaratıcımız rızkımızı takdir etmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar ihtiyaçlarını tatmin edecek kadar kaynak yaratıldığına ve kaynakların insanlığa yüklenen “emanet” gereği sonraki nesillere aktarılmak üzere korunmasının gerekliliğine inanırlar. Oysa vahşi kapitalizm bu gidişle dünyayı mahvedecek ne yazık ki!

DÜŞMAN; GÜNAHKÂR DEĞİL, GÜNAHTIR!

Modernitenin mutluluğun ilkeleri olarak önerdiği/dayattığı şeylerden yüz çevirmeden kapitalizmi durdurmak ya da terbiye etmek mümkün mü? Nasıl yapacağız?

Dayattığı ne gibi “şeyler”den? Çünkü modernitenin önerdiği mutluluk reçetesindeki her şey negatif olmasa gerek, hele hele uygun dozda alınırsa, öyle değil mi? XX. yüzyılda teknolojik –hassaten bilişim/iletişim sektöründeki– gelişmeler küreselleşmeyi beraberinde getirmiştir. Onun nimetlerinden faydalanansa özellikle –sermayenin uluslararası serbest dolaşımının da yardımıyla– yeni yetme “sanal sektör” yani finans kapitalizmi olmuştur. Kapitalizmin çok daha vahşi olan ve sosyalist bloğun çöküşüyle meydanı tamamen boş bulan bu yeni türünü sanayi kapitalizminden ayıran en önemli özellik birincinin doğrudan üretim yerine dev ölçekli sanal işlemlerle çok hızlı ve büyük vurgunlar yapabilmesi, özellikle az gelişmiş ülkelerin korumacı politikalarla yeşertmeye çalıştığı “reel sektörü” gerçek değerlerinin oldukça altındaki bedellerden ele geçirebilmesidir. İletişimin, dolayısıyla da sermayenin dolaşım hızı iktisadî ve hatta siyasî istikrarsızlığın doğuş ve gelişim süratini de arttırmaktadır. Buna karşılık bürokratik mekanizmaların işleyişindeki yavaşlık kriz anında müdahaleye imkân vermemektedir. Üstelik millî ekonomilerin bir iktisadî buhran akabindeki restorasyonu bazen bir savaş sonrası restorasyonundan daha zor bile olabilir. Çünkü öncekinde dost ve düşmanların belirsizliği yanında yeni saldırılardan emin olamama gibi zorluklar vardır. Bunlara ilâveten, sanayi kapitalizminin az gelişmiş ülkelerde gerçekleştirdiği dolaysız sermaye yatırımı sabitti. Ana vatanına kâr transferi yapsa bile tamamen tasfiye edilmesi nisbeten zor olup zamanla yerlileşiyordu.

Ayrıca istihdam alanı da yaratıyordu…

Kaçınılmaz olarak. Finans kapitalizminin dolaylı sermayesi girdiği ülkede doğrudan istihdam sahası açmadığı gibi kısa bir sürede bütün kazancıyla birlikte çıkıp gidebiliyor. Zira özellikle kurun düşük ve durağan, faizlerin yüksek ve/veya borsanın çıkış eğiliminde olduğu dönemler yabancı sermaye için uygun yatırım ortamı oluşturmaktadır; tabiatıyla böyle dönemlerde dış borçlanma da kolaylaşacaktır. Kısacası Adam Smith’in ekonomileri düzenleyen “görünmez el”inin tahtına piyasaları tokatlayan “sanal tokat”ın oturması engellenmelidir. Şimdilerde anormal bir hızla yayılıp güçlenen sanal para “bitcoin”in –kontrolü zor, buna karşılık hacklenmesi kolay olacağından– krizlerin arasını kısaltıp etkisini arttırmasından korkuyorum doğrusu.

Burada bir hadisteki gemi metaforunu kullanabiliriz: Üst kattakiler alt kattakilerin kestirmeden ve kolayca su almak için gemiyi delmelerine göz yumarsa hepsi batar. Kapitalizmin cazibesine kapılmamalıyız ve daha da önemlisi gidişatı değiştirmeliyiz. Dolayısıyla İslâm ülkelerinin ortak hareket etmesi, çağın ‘İslâm ortak pazarını’ yeniden kurması gerekir. Müslümanların kendilerine has pazarlara sahip olması anlayışı ilk iki yüzyıl gibi kısa bir süre içinde öyle geliştirilmiştir. Neticede Müslümanlar başlangıçta siyasî daha sonraki dönemlerde ise kültürel birliğe dayanan ve Atlantik kıyılarından Çin sınırına, Volga havzasından Sahrâ’ya kadar yayılan dârülislâmın tamamını kapsayacak şekilde kurumsal bir kimlik üreten İslâm “ortak pazarı”nı kurmuşlardır. İşte günümüzde de iş adamlarımız Müslüman dünyanın kendi içindeki işlem hacmini arttırmaya çalışmalı, gerek bireysel gerek kurumsal (şirketler, odalar düzeyinde) işbirlikleri ve dayanışma içine girmelidirler. İslâm ülkelerinin aralarında yapacakları –meselâ çifte vergilendirmenin ortadan kaldırılmasından gümrük muafiyetlerine, ikili ticaret antlaşmalarından karşılıklı ticaret hacimlerinin arttırılmasına, tüccarın serbest dolaşımı için vizelerin ilga edilmesine kadar– çeşitli ikili üçlü iktisadî antlaşmalar bu süreci kolaylaştıracaktır.

Peki bırakırlar mı?

Tasarlanan İslâm iktisat sisteminin kurulabilmesi için ‘uygulanabilirliği’ gerek şart olmakla birlikte yeter şart değildir. Günümüz İslâm dünyasında siyasî rejimler ve/veya hukukî düzenler İslâm iktisat sisteminin kurulmasına imkân vermezken siz istediğiniz kadar uygulanabilir olduğunu iddia ettiğiniz bir sistem tasarlayın, kuramazsınız. Bu sefer dönüp, ‘canım o kâğıt üzerinde güzel ama bir türlü uygulanamıyor’ diye sistemi eleştirmenin anlamı yok! İslâm açısından bakıldığında siyasî, iktisadî, hukukî, dinî olmak üzere dörtlü bir sistem söz konusudur. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Aksi takdirde günümüzde üretilen bazı kurumlar veya çözümler ya kimilerinin dediği gibi geçiş dönemine mahsus kaydıyla ortaya konur ya da …

Mevcut sistemin kenarından köşesinden yamalar yapılarak olabildiğince İslâmîleştirme gayretlerinden ibaret kalır.

On puan! Ana sorunuza dönersek; kapitalizmi dizginleyecek İslâm iktisat sisteminin kurulması bu dörtlü ilişkide gizlidir. İslâm iktisat sisteminin uygulanmasının önündeki önemli bir başka engel de küresel çağda ekonomilerin birbirine bağımlı hale gelmiş olmasıdır. Güçlü ve dolayısıyla baskın ekonomik sistem kendi kural ve kurumlarını diğerlerine dayatmaktadır. Bir salgın hastalık –onu taşıyanlarla sıkı ilişki içinde olsa bile– kâmil bir Müslümana bulaşmaz diyebilir miyiz? Bulaşmaması için hastayı karantinaya almak gerekir, değil mi?

 Zorunlu olarak!

Hâsılıkelâm, her ekonomik sistem, kurumlar ve araçlar yanında, kurallar, bu kuralları meşrulaştıracak bir inanç/ideoloji ve uygulamaya çalışacak vicdanlar ister. Ümitsizliğe gerek yok! Hz. Peygamber yerel itilaf güçlerine karşı savunmak için Medine şehrinin etrafına hendek kazarken bir yandan da inananlara devrin süper güçleri Bizans ve Sâsânî İmparatorluklarının hazinelerini va’d etmiştir. Münafıklara uçuk gelen bu vaadini Müslümanlar gerçekleştirebildiler mi?

Hem de nasıl!

Herkesin üzerine düşeni kapasitesi uyarınca yapması yegâne ölçüttür. Başarı ya uğrunda mücadele edilen sonuca ulaşmakla veya yolunda yürüyüp, gerekirse ölerek, Allah rızasını kazanmakla gelir. Kısacası, düşman günahkâr değil günahın kendisi olduğu için günah üreten yapılar değiştirilmelidir. Oysa biz birbirimizi yemekle meşgulüz!